13 Eylül 2010 Pazartesi

"Aradığım bu ülkede de yok"

İlk kez gittiğim, tanıyıp bilmediğim yabancı bir şehir. Duymuşluğum, okumuşluğum var hakkında gerçi. Buraya gelmeden evvel de bir şeyler okudum, orasıyla burasıyla ilgili. Gezilmesi, görülmesi lüzumlu yerlerini az buçuk öğrendim.

Kaldığım ev şehrin tam merkezinde. Vatikan'a yakın. Nehre bir adımlık mesafede. Hayatının yarısı Roma'da yarısı İstanbul'da geçen ev sahibi arkadaşım şehirle ilgili önemli bilgileri bir kâğıda yazıp çizmişti buraya gelmeden evvel.

Eve yerleşiyorum. Öyle her yana yayılmak yok. Üç beş günlüğüne gelinen bir mekâna yerleşir gibi. Ev sahibinin kendine has düzenini bozmamaya gayret ederek. Misafir gibi. Keşke dünyaya da böyle yerleşebilsem.

Yanıma üç kitap almışım. Mustafa Kutlu'nun "Zafer Yahut Hiç" isimli son hikâyesi. Yenilerde çıktığından okumadığım tek bu hikâyesi kaldı. Sezai Karakoç'un tüm şiirlerinin yer aldığı "Gün Doğmadan" kitabı. Bir de Michel Tournier'in "Altın Damla" isimli romanı. Masaya üst üste koymuyorum. Yan yana diziyorum onları. Üçünün de gözümün önünde olmasını isteyerek. Çoğu zaman yaptığım gibi öylesine bir sayfayı açıp okuyorum. Altın Damla'nın yüz seksen dördüncü sayfasında şöyle yazıyor: "Söyleyeceğin şey suskunluktan daha güzel değilse, sus o zaman." Susuyorum. İçimden konuşmayı sürdürerek. Tümden susmak imkânsız. Bir günde, ara ara okuyarak, Zafer Yahut Hiç'i bitiriyorum. Buradan Mustafa Kutlu'ya kalbi bir selam gönderiyorum, kabul buyurursa.

Bu dünyada ne yapıyorum der gibi, şimdi ne yapacağım bu şehirde sorusu çörekleniyor ruhuma. Üzerinde "Roma Gezi Rehberi" yazan kitabın kapağını açıyorum. Koca bir şehrin özeti önümde. Bu bile fazla geliyor. Hülasatül hülasaya, özetin özetine ihtiyaç duyuyorum. Hayatın da özetinin özetine duyduğumuz ihtiyaç aklıma düşüyor. Tek bir cümle. Tek bir kelime bazen. Her şeyi halletmeye, tüm sırları deşifre etmeye, her şeyin karşısında durmaya yetecek bir dayanak. Zamanın Sahibi, "Allah bize yeter. O ne güzel Vekildir" ayetini (Âl-i İmran:173) Dördüncü Şua'da hayatın bir özetinin özeti olarak ne güzel tefsir ediyor. Kısacık bir ayet tüm hayatı özetliyor. Tüm sorunları çözüyor. Tüm acıları dindiriyor. Gerekli tüm huzuru sunuyor. Muhtaç olduğumuz tüm sevinci kalbimize sıvıyor. Tüm karanlıkları ışıtıyor.

Sokağa çıkar çıkmaz kısmet köşe başında beni bekliyor. Şehrin haritasını havaalanında almayı unutmuşum. Turizm bürosuna uğrayıp harita istiyorum görevliden. Ama detaylı bir harita olmalı. Şöyle sokak sokak şehri gösteren. Kaybolduğumda kaybolduğum yeri de, gideceğim yeri de gösterecek bir harita.

"Şu an neredeyim?" Yolcunun bilmesi gereken en elzem sual. Hayatta ne çok soruyoruz şu soruyu: Hayatın içinde neredeyim? Görevliden o an ihtiyaç duyduğum şeyi, bulunduğum yeri harita üzerinde işaretlemesini rica ediyorum. İşaretliyor. Bilinmedik bir şehirde kaybolmuşluk hissinden azade oluyorum. Keşke diyorum, hayatta da bunu bizim için birisi yapsa. Belki de yapıyor. Kur'an ve sünnete ne zaman müracaat etsek bulunduğumuz yeri de gideceğimiz yeri de bize işaretlemiyor mu, diyorum. İçimden. Kendi kendime. Yola koyulduğumda aklımdan geçenler bunlar.

Şehri bölen nehir boyunca uzunca yürüyüp, İspanyol Merdivenlerine varıyorum. İnsanlar fazla geliyor. Gezi Rehberi kitabı imdadıma yetişiyor. Bir bahçeden söz ediyor: Pincio Bahçeleri. İki yanı çam, palmiye ve meşe ağaçlarıyla kaplı gölgelik ve geniş yollardan yürüyorum. Şehir insanın ayakları altında. Gün batımı zamanı. Bir gün daha ebediyete akıyor.

Çantamı açıp "Gün Doğmadan" şiir kitabını çıkarıyorum. Şair "Aradığım bu ülkede de yok/Taşlar hatıra yazamayacak kadar/Fazla kararmış" diyor. Ayı göremiyorum. Şair gibi sesleniyorum şehre: "Şimdi ayı bekliyorum/Ay doğunca onu yerime gözcü bırakacağım"

Aradıklarımız belki de hiçbir ülkede yok, bazı şehirler hariç. Yeniden şaire bırakıyorum kendimi: "Uzatma dünya sürgünümü benim" diyen şaire. Hani diyor ya Zamanın Sahibi: "Fıtratımda çok şiddetli olan aşk-ı beka Bâki-i Zülkemal'in bekasına, varlığına iki cihetle bakarken; enaniyetin perde çekmesiyle, mahbubunu kaçırmış, âyinesine perestiş etmiş bir serseme dönmüş gördüm." Aradığımız ebedi memlekette. Belki de aradığımız ebedi ahret yurdunun bizzat kendisi. Ya da O'nun varlığı ve bekası.

Pincio Bahçeleri'nden Roma'ya nazar ederken bu şehirde neyi bulup neyi bulamayacağımı biliyorum artık: "Bana ne Paris'ten /Avrupa'nın ülkü mezarlığından/Moskova'dan, Londra'dan, Pekin'den/New York/Bütün türedi uygarlıklar umurumda mı/Birazcık Roma'yı hesaba katabilirdim /Ama Roma/Kendi kendini inkâr edip durmakta/Buz gibi eriyerek/Bir kokakola/Veya bir votka bardağında"

Bazen de bir şiir, bir şehrin özetinin özeti oluyor. Geri kalan günlerde Roma'yı bu özetin özetinin mihmandarlığında dolaşıyorum.

Mustafa Ulusoy

http://zaman.com.tr/yazar.do?yazarno=1170

Hiç yorum yok: