3 Eylül 2010 Cuma

İnsan ne ister?-2

Yürüyordum. Bir lokma ekmeğe, bir yudum suya muhtaç. Her ikisi de dünyaya bedeldi o an. Yoksulluk sevimli geldi birden. Hangi yoksulluk?

Var edilmekle tam içine düşmüştüm, hiç çıkamadığım; varoluşsal yoksulluğun içine. Yoksulluk muhtaç olmaksa eğer, o an dedim ki kendi kendime; hepimiz sonsuz yoksuluz. Öyle değil miyiz? Hiçlikten başka elimizde bir şey dahi kaldıysa, yoksul değiliz.

Dalıp gitmişim. Dinlediğim hikâyeleri düşünürken aslında varoluşsal yoksulluğu düşündüğümü anladım. Sessiz birer yakarıştı her bir sorun, her bir dert ve her bir çıkmaz sokak. Her bir hikâye dünyanın kalbimize dar gelişinin acılı bir söyleviydi. Hikâyeler bu dünyaya sığmıyordu. Varlıklı da olsak yoksul da olsak, istiyorduk. En iyisini. Hiç bitmeyeni. Dünyanın ötesini. Acı çekmemeyi, kalbimizde dingin bir huzuru, hastalanmamayı. Hep sevilmeyi. Değer görmeyi. Terk edilmemeyi...

Dünya bizi terk ediyordu. O elimizden düşerken, biz de düşüyorduk. Yoksulduk. Sonsuz yoksul.

"Hayat istediğim gibi gitmiyor!" diye serzenişte bulunmuştu bir hikâyenin sahibi. Dünya onun isteğinin aksine gidiyordu. Ters istikametine. İstedikleri neden olmuyordu? İstemedikleri neden oluyordu? Yoksa sevilmiyor muydu? Yaratıcı belki de onu unutmuştu? O da küsmüştü birazcık.

Yürüyordum. Caddede. Yalnız sayılmazdım. Yanımda hikâyeler vardı. Sonsuz muhtaçlığın hikâyeleri. Ağlayarak anlatılmıştı kimisi. Kimisininki sessizlikle bölünmüştü. Bazısında kırık bir öfke vardı. Kimisinde derin bir umutsuzluk.

Aslında biz neyi istiyor, neyi talep ediyoruz tüm isteklerimizde, diye düşünüyordum. Başı sonu belli, kırık bir hayata neden sığamıyoruz? "Seni sonsuza dek seveceğim!" sözleri aşk sarhoşluğunda kendinden geçen bir kalbin yanılsaması mı sadece? Ayrılıklar neden canımızı acıtıyor? Kalbimize neden yetmiyor koca bir dünya? Kim bütün dünya verilse dahi tamam, oldu, diyebilir? Kim emin olabilir bütün ihtiyaçlarının karşılanacağından bu dünyada?

Her hikâyede ebediyete duyulan tutku vardı. Olmazsa olmaz. Yoksa hiç umutsuzluk olur muydu içimizde?

Hepimizin kalbinde bir yer eksikti. Bir yer hiç dolmuyordu. Hiç dolmayacaktı. Ebediyetten başkasına razı olmayacaktı kalplerimiz. İyi ki!

İster varlıklı olalım ister yoksul. Hepimizin eli böğründe kalıyordu dünyada. Bir ses içimden itiraz edecek olduysa da hangi zengin her istediğine kavuşabilir bu dünyada, diyerek bastırdım onu. Hangi zengin beş yaşında ölen çocuğunu özlemez? Hangi mal mülk onu, O'na kavuşturabilir? Hangi mal mülk yaşlanmayı durdurabilir? Hangi zengin muhtaç değildir havaya, suya? Hangi zengin kaçabilir ölümün kuyusuna düşmekten? Hangi zengin duadan azade kılabilir kendini?

Hepimiz istiyoruz. Az çok değil. Sonsuz. Hepimiz, eninde sonunda kaybediyoruz. Sonsuz fakiriz.

Derken "Fakirliğim övüncümdür." sözü imdadıma yetişti. Onu ilk (Film Şeridi programında Dücane Cündioğlu'ndan) duyduğumda nasıl da etkilenmiştim. Bu ses tüm kâinatta yankılandı. Tüm kâinat adına konuşuyor gibiydi Kâinatın En Değerli Varlığı. En güzel sözlerin sahibi.

Zamanın Sahibi'nin sözüyle idrak edebildim ancak bu etkileyici sözü. "Kâinatın Övüncü" ne istiyor, diye soruyordu. "Bak dinle," diyerek: "Saadet-i ebediye istiyor, lika istiyor, beka istiyor , Cennet istiyor. Hem meraya-yı mevcudatta (varlığın aynalarında) ahkâmını ve cemallerini gösteren bütün esma-i kudsiye-i İlahiye ile beraber istiyor."

Muhtaç olan talep eder. Sonsuzu isteyen sonsuza muhtaçtır. Sonsuza muhtaç olan sonsuz fakirdir. Derken yine Dücane Cündioğlu düştü aklıma. "Fakirliğim övüncümdür." hadisini son zamanlarda "İyi ki muhtacım!" olarak çevirmeyi daha sevdiğini söylemişti. Ben de sevdim (Buradan bir selam kendisine).

Yolun sonuna gelmiştim ki, onu gördüm. İçimde şairin (Can Yücel) dizelerini mırıldanırken, kendisinin neyi kastettiğini bilemiyordum ama ben sonsuzluğun ve cennetin şiirsel bir tasvirini mırıldanıyor gibiydim: "Başka türlü bir şey benim istediğim / Ne ağaca benzer, ne buluta benzer / Burası gibi değil gideceğim memleket / Denizi ayrı deniz, havası ayrı hava / Nerde gördüklerim, nerde o beklediğim kız / Rengi başka, tadı başka..."

Mustafa Ulusoy

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1020384

Hiç yorum yok: