30 Kasım 2008 Pazar

Balık Aynaları Taşırken Pullarımla

Balık Aynaları Taşırken Pullarımla

hiçbir mısranın izini taşımadım yaşamımda.
beni sezgilerim bu hale getirdi.
büyüdüm, kavradım,
aşka kalmadım
kükürtle yıkanmış olarak saymadım ki
ne olacaktı sanki tartışmalarım.
benim yüzümü döndüğüm bir dağ vardı,
o dağdan aldım bütün aşkımı, meşkimi,
sahibi olmadım hiçbir bulutun,
bağışlamadım bana küsenleri,
üzüldüm yosunların takılıp kalmalarına
ırmaklarda taşlara,
zahmet ettim hayal kurdum rüyalarımla,
rüyalarımla büyüttüm aşkımı,
aşıma katık ettim başkalarını.
saçımı uzatmadım hiç.
belliydi aynalara bakışımın esbabı,
olmadıydı küçük gözlerimle
yaşattığım geleceğim gerçek,
hayal kurdum ve kurmadım olanca
döşeğimle evlerimi,
hep aynı kaldım sarı renge boyadım kaşlarımı,
bir rahat uyusaydım demişti dedelerim,
rahat uyutmadım onlarla masallarını,
bir kez öteye gidemedim istediğim o yere,
söz bir alkış idi rüyalarım sona ererken,
sona yaklaşınca atlama riski vardı uçurumlardan,
keza atladım da ama başka bir ruh yükselmedi oralardan,
oraları yabancıydı bana ve ben kül kedisi masallarında
bir rol biçemedim kendime,
belki söz verilmiş bir yaşam olmalıydı
sözcüklerin köy evlerindeki tekrarı,
mahzun olurdu köylüler mutlu da olurlardı çoğu zaman,
yaşanan hayat değildi çatal vardı bıçak bir tane,
sol elle taharetlenirdi herkes, su vardı, yoksa topraktı,
yoktu ki kağıt, bana öğretilenlere gerçekler denirdi
hayatın ta kendisiydi,
'geçiyor yıllar, su gibi akıp gidiyor zaman' derdi fen bilgisi,
toprak gibi olmak öğütlendi.
zaman kandırdı bizi kandırdı üç kağıtçılar,
zanaat öğrenmek sanattan farklıydı,
şimdi pek yakın oldu,
üç kağıtçı olduk biz de,
gemilerin geçtiği yerler yol oldu
bardak oldu çamlar.
ben geçtim geçmedi
zaman eski zamandan farklıydı,
kuklalar, kediler ve uçurtmalar
severdi bizi, bizim de sevdiklerimiz vardı,
zan vardı zannetmek ordan geldi,
ben vardım bencillik oralı değil.

şimdi kör olan zamanın ötesine geçecek biri var mı?
yok biliyorum işte bu şahane bir ayrık otu,
şahinler dolaşır durur tarla faresi endişeli,
beri gelin dostlar yakalım bu çılgın güneşi,
bana da gelseydi cibril ne iyi olurdu.

Mehmet ELÇİN 14 Mart 2006 Salı

Mehmet Elçin

Ölüm mü geliyor ne?

Köslerini vurarak ölüm mü geliyor ne
Borusunu çalarak
Kılıncını şakırdatarak
Ritmik adımlarla yaklaşarak
Tozu dumana katarakölüm mü geliyor ne?
Denizin olmadığı her yerdebiz varız
Bir varız kız serçeleri
Bir karabasan gibi bitiyor
Her şey biraz serseri
Biraz da meflüç
Kavuzlarına gömülmüş bir arpa şimdi

İpeğini burarak ölüm mü geliyor ne
Akşam kuşlarını, sabah kuşlarını
Zerdüşti yaratıkları uyandırarak
Otların üzerindeki kırağıyı buğulandırarak
Su sesli bulutları kırarak
Çağıltıları susturarak
Ölüm mü geliyor ne?

Keçe külahını kapatıyor bozkıra akşam
Rüküş bir kadının yüzdeyüz gereksizliği
Kınında paslana duran bir eski kılınç gibi anlamsız
Firakın cevrini biz dahi çektik

Sim ü zer’i (*) koyarak ölüm mü geliyor ne
Her devre çağdaş ününü kutsayarak
Ayın yarıldığı yere bir mim koyarak
Güneşin tutulduğunu unutarak
Denizi yara yarave dahi
Ve dahi göğüsleyerek suyu
Nutfenin künyesine
Ölüm mü geliyor ne
Ölüm geliyor ne saçlarını yolarak.

Ankara, Nisan 1989

Cumali Ünaldı
(*) gümüş ve altın hayatla aynı anda aynı bağlamda anılmıştır.


"63 yaşında ölmek istiyorum
Genç ve yaşlı değilken
63 yaşında öleyim istiyorum
Ve 49 doğumluyum..."

Ey nefis!

Bil ki dünkü gün senin elinden çıktı.
Yarın ise senin elinde senet yok ki ona malik değilsin.
Öyle ise hakiki ömrünü bulunduğun gün bil!...

Bahsetme!

Ey nefsim!
Sabra tahammülün yoksa ,
Sabırdan bahsetme.
“ALLAH sabredenlerle beraberdir.” deme,
Beraberliği istemediğin halde.
Kötülük gördüğün bir insana
Yıllar yılı buğz ediyorsan
Onu affetmeye yanaşmıyorsan ,
Ondan köşe bucak kaçıyorsan
“Kin tutmak kötüdür.” deme ,
Kindarlıktan bahsetme...
Ölümüne kardeş değilsen eğer,
Hep kendini düşünüyorsan,
Onları yükselmek için kullanıyorsan
Daha iyi bir yaşam için sömürüyorsan onları
Kardeşlikten bahsetme.

Ey nefsim!
Güzel konuşuyor desinler diye konuşma.
Güzel yaşıyor desinler diye yaşama.
Ey nefsim!
Ya ol, ya da öl..

Dursun Ali Erzincalı

Beni Unutma


BENİ UNUTMA

Bir gün gelir de unuturmuş insan
En sevdiği hatıraları bile
Bari sen her gece yorgun sesiyle
Saat on ikiyi vurduğu zaman
Beni unutma

Çünkü ben her gece o saatlerde
Seni yaşar ve seni düşünürüm
Hayal içinde perişan yürürüm
Sen de karanlığın sustuğu yerde
Beni unutma.

O saatelerde serpilir gülüşün
Bir avuç su gibi içime, ey yar
Senin de başında o çılgın rüzgar
Deli deli esiverirse bir gün
Beni unutma..

Ben ayağımda çarık, elimde asa
Senin için şu yollara düşmüşüm
Senelerce sonra sana dönüşüm
Bir mahşer gününe de rastlasa
Beni unutma..

Hala duruyorsa yeşil elbisen,
Onu bir gün yalnız benim için giy
Saksındaki pembe karanfilde çiğ
Ve bahçende yorgun bir kuş görürsen
Beni unutma..

Büyük acılarla tutuştuğum gün
Çok uzaklarda da olsan yine gel
Bu ölürcesine sevdiğine gel
Ne olur Tanrıya kavuştuğum gün
Beni unutma..

Ümit Yaşar Oğuzcan

Şiir İstanbul'a Bir Şarkı

İstanbul (Monna Rosa)

Seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik
Bir güzellik doluyor yüreğime şiirden
Martılar konuyor omuzlarıma
Gözlerim istanbul oluyor birden

Akşamlardan gecelerden senden uzağım
Şiirleri rüzgardır uzak dağlarda esen
Durgun sular gibi azalacağım
Birgün birdenbire çıkıp gelmezsen

Ne güzel seni bulmak bütün yüzlerde
Sonra seni kaybetmak hemen her yerde
Ne güzel bineceğin vapuru kaçırmak
Yapayalnız kalmak iskelelerde...

Parça: Selçuk Küpçük


"Ne yolcu olabilmek bir vapura,
Ne karşılayabilmek birini...
Kaybolmuşken dehlizlerinde
Aramak ruhunu iskelelerde..."

Kaynak :demir leblebi "

Ruhun Dili


Okuduğu gazetecilik mesleğini sadece 1 sene, bir kurumda icra eden Ayaklı Gazete, blog yazarlığı ile kimi zaman kendine göre önemli hissettiği konuları haber yazma kuralları ile sınırlamadan ele alıyor; kimi zaman ruhunun dilini aktaran yazıları-şiirleri copy-paste yapıyor.

Kimi zaman anne olduğu için Allah'ın ona verdiği emanetini yani yavrusunu anlatıyor. "Her cemal ve kemal sahibi, cemal ve kemalini görmek ve göstermek ister." sözü gereği sanatçılar nasıl eserini sunmak isterse o da içindekileri döküyor.

Hiçbir sıfatın önemli olmadığını biliyor. "Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku..." Bu söz karşısından kendini okumaya, tanımaya uğraşıyor. Biliyor ki en büyük ilim, kendini bilmek. Ve şu soruyu soruyor kendine: "Ben kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum? Bu dünyadaki vazifem ne?","Allah'ın beni yaratmasındaki amaç ne?" Ve anlıyorki Allah onu kendine kul kabul etmiş, kulluk gibi yüce bir değer vermiş. Boş veriyor değersilik, yetersizlik hislerini, atıyor çöpe. O yüzden herşeyden önce kul olmanın sorumluluklarını; sonra da insan, evlat, gelin, eş, anne, arkadaş olma sıfatlarının hakkını vermeye çalışıyor.

Sonra da başlıyor blog yazarlığı oynamaya. Deşarj oluyor böylece. "At ölür, eğeri kalır. İnsan ölür, eseri kalır." Amaç bu dünyada bir eser bırakmak. Kendine ve başkasına hayrı dokunmak...

Ve diyor: Uzun ince bir yolun yolcularıyız ya, geldik gidiyoruz... Gelmenin verdiği sancıyla yaşarken gitmek de hüzün vermiyor.Dünya ağır bir yükken omuzlarımda, silktim attım otuzumda. Artık yaşamak güzel. Güzel görüp güzel düşünmek de...

Yaşam felsefesi şu artık: "Güzel bakan güzel görür. Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır." Yani bardağın dolu tarafına bakmak tüm mesele. Bu işte mutluluk yolu.

22 Kasım 2008 Cumartesi

Bir gün gözlerimin ta içine bak: Anlarsın ölüler niçin yaşarmış

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak,
Meyvalar sabırla olgunlaşırmış.
Bir gün gözlerimin ta içine bak:
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış,
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak

Zambaklar en ıssız yerlerde açar,
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar,
Işıksız ruhumu sallar da durur,
Zambaklar en ıssız yerlerde açar.

Sezai Karakoç

Monna Rosa II- Ölüm ve Çerçeveler


Monna Rosa II-

Ölüm ve Çerçeveler

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;
Garip bir yolculuk, tren ve Gülce.
Bir hançer bölüyor, ah, rüyaları:
Bir rüya, bir hançer, bir el; ve, ve, ve...

Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;
Gece kar yağacak sabaha kadar.
Toprakta et, kemik çıtırtıları...
Yarı ölüleri bir korku tutar
Değince bir taşa kafatasları.
-Ölüler ki yalnız tırnakları var,
Ve yalnız burkulmuş diz kapakları...-

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;
Açıyor elini göğe bir kadın.
Uzuyor, uzuyor altın saçları
Uğrunda ölünen güzel kızların...

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;
Esmer delikanlı, hatıra ve kan.
Yeşil gözlü kızın hıçkırıkları
Sızıyor bir kapı aralığından;
Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı.

Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;
Çocuklara açar mağaraları
Gün görmemiş kuşlar ve örümcekler.
İlân-ı aşk eden dil balıkları
Aşina suları çabuk terkeder..

Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;
Bakıyor ateşe, küle böcekler.
Köpekler parçalar kanaryaları,
Mektupları bir boz ağaç kurdu yer.
Baykuşlar ötüyor harabelerde;
Yanıyor lâmbalar, hafif ve sarı.

Bir kaza kurşunu bulur her yerde
Süvarisiz şaha kalkan atları...
Bir ruhun ışığı vardır göklerde,
Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;
Ötüyor baykuşlar harabelerde.
Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;

Titriyor yıldırım düşmüş gibi yer.
Bekledi arzuyla karanlıkları
Anneler, babalar, erkek kardeşler.
Ta içinde duyar ani bir ağrı,
Bir hüzün şarkısı tutturur gider
Anneler, babalar, erkek kardeşler.

Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;
Her yatak dopdolu, bir yatak bomboş.
Bir neşe şarkısı tutturur gider

Birinci, ikinci, üçüncü sarhoş;
Kurşunlar sıkılır göklere doğru,
Serçe yavruları yuvada titrer.
Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı...

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;
İnce yelkenleri alıyor yeller.
Titretir kalpleri ve bayrakları
Gemiden toprağa uzanan eller.
Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı,


Bir yosun köküne hasret kalacak
Gizli hazineler, su yılanları...
İnce yelkenleri alıyor yeller;
Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı.

Beyaz pelerinli hür tayfaları
Kendine bağlıyor siyah kediler;
Titriyor gönüller ve kara bayrak,
Bir yosun köküne hasret kalacak
Gemiden toprağa uzanan eller
Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı.

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı,
Garip bir yolculuk, tren ve Gülce.
Bölüyor bir hançer, ah, rüyaları:
Bir rüya, bir hançer, bir el; ve, ve, ve...

Sezai Karakoç

Monna Rosa I - Aşk ve Çileler

Monna RosaI-

AŞK VE ÇİLELER

Monna Rosa, siyah güller, ak güller
Gülce'nin gülleri ve beyaz yatak.
Kanadı kırık kuş merhamet ister;
Ah, senin yüzünden kana batacak,
Monna Rosa siyah güller, ak güller!

Ulur aya karşı kirli çakallar,
Bakar ürkek ürkek tavşanlar dağa.
Monna Rosa, bugün bende bir hal var,
Yağmur iğri iğri düşer toprağa,
Ulur aya karşı kirli çakallar.

Zeytin ağacının karanlığıdır
Elindeki elma ile başlayan
Bir yakut yüzükte aydınlanan sır,
Sıcak ve minnacık yüzündeki kan,
Zeytin ağacının karanlığıdır.

Zambaklar en ıssız yerlerde açar,
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar,
Işıksız ruhumu sallar da durur,
Zambaklar en ıssız yerlerde açar.

Ellerin, ellerin ve parmakların
Bir nar çiçegini eziyor gibi...
Ellerinden belli olur bir kadın.
Denizin dibinde geziyor gibi,
Ellerin, ellerin ve parmakların.

Açma pencereni, perdeleri çek:
Monna Rosa seni görmemeliyim.
Bir bakışın ölmem için yetecek;
Anla Monna Rosa, ben öteliyim...
Açma pencereni, perdeleri çek..

Zaman çabuk çabuk geçiyor
Monna;Saat on ikidir, söndü lambalar.
Uyu da turnalar gelsin rüyana
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar;
Zaman ne de çabuk geçiyor

MonnaAkşamları gelir incir kuşları,
Konarlar bahçenin incirlerine;
Kiminin rengi ak, kimisi sarı.
Ah! beni vursalar bir kuş yerine!
Akşamları gelir incir kuşları...

Ki ben, Monna Rosa bulurum seni
İncir kuşlarının bakışlarında.
Hayatla doldurur bu boş yelkeni
O masum bakışlar... Su kenarında
Ki ben Monna Rosa bulurum seni.

Kırgın kırgın bakma yüzüme
RosaHenüz dinlemedin benden türküler.
Benim aşkım sığmaz öyle her saza,
En güzel şarkıyı bir kurşun soyler...
Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa.

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak,
Meyvalar sabırla olgunlaşırmış.
Bir gün gözlerimin ta içine bak:
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış,
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak.

Artık inan bana muhacir kızı,
Dinle ve kabul et itirafımı.
Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı
Alev alev sardı her tarafımı,
Artik inan bana muhacir kızı.

Altın bilezikler, o korkulu ten,
Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne;
Bir tüy ki, can verir bir gülümsesen,
Bir tüy ki, kapalı geceye, güne
Altın bilezikler o korkulu ten!

Monna Rosa, siyah güller, ak güller
Gülce'nin gülleri ve beyaz yatak.
Kanadı kırık kuş merhamet ister;
Ah, senin yüzünden kana batacak,
Monna Rosa siyah güller, ak güller!

Sezai Karakoç

Bu son şiir, o küflü gözlerine yazılan


Gözlerin uğrak yeridir bestekarların
Şair hüzne dalar yeşil okyanusunda
Eşiğinde ölümsüz dilenciler
Gözlerin gecenin intiharıdır

Sen gözlerine mahkumsun; gözlerin bana
Ben şiir yazmasam, kim tanır gözlerini
Geçerken yalnızlık sokaklarından
Hangi demirci indirir parmağına çekicini
Hangi berber yanağını keser müşterisinin
Gözlerine bakmasam, doğar mı güneş?

Gözlerin boşluğa akan bir ırmak değil
Gözlerin sadece ölmek yaşamak değil
Gözlerin tükeniş doruklarında
Bulunmayanları aramak değil

Gözlerine aşina olduğumdan beri
Ben artık geceye sesleniyorum
Düşe kalka, yorgun argın
Derbeder, yapayalnız
Duruyorum; yanlış anlaşılıyor
Her hücremde bir inkılab
Evim harab, ömrüm harab
Ne ay kaldı, ne de mehtab
Gök bulanık; ufuk silik
Gene de mağrur ve dimdik
Yürüyorum; mezarım oluyorsun ansızın

Bu son şiir, o küflü gözlerine yazılan
Bu son mezar kalbimde hicranına kazılan
Senin gamsız gözlerin kahkahalar atarken
Benim gözlerim viran; ağlamaya değer mi
Her cilven bir ızdırap; her nazın kapkaranlık
Yorgun kuraklığında ıslanmaya değer mi
Nurullah Genç

Hiç güzel olur muydun, gözlerim olmasaydı

Hiç güzel olur muydun, gözlerim olmasaydı?
Ateşlere girmeye ve yanmaya değer mi?
Bir kevser ırmağında serinlemek dururken
Sellerine karışıp bulanmaya değer mi?
Aydınlığın gözleri çağırıyor kalbimi
Zehir bakışlarında boyanmaya değer mi?
Gözlerine bir ömür dayanmaya değer mi?

Nurullah Genç

Hiç güzel olur muydun, oğlumla benim gözlerimiz olmasaydı?!!!
Uzun ince bir yolun yolcularıyız ya, geldik gidiyoruz..
Gelmenin verdiği sancıyla yaşarken gitmek de hüzün vermiyor.
Dünya ağır bir yükken omuzlarımda, silktim attım 30'umda.
Artık yaşamak güzel. Güzel görüp güzel düşünmek de..

Sözün Acıydı




Sözün acıydı, yolun dolambaçlı...
Yedi uzun yıl geçerek
Yedi yıl dolaştın durdun...

İçimden bir his şöyle diyor:
Ayrıl arkadaşlarından istasyonda
Sabahleyin git kente
İliklenmiş ceketinle
Bir dam ara
Ve bir arkadaşın çalarsa kapını
Aç! Haaa...Açma...
Yine de ört hislerini

Rastlarsan ana babana İstanbul'da ya da başka bir yerde
Yürü git yabancı gibi
Yok ol köşede Tanıma!
Sana armağanları olan şapkayla gizle yüzünü
Göster! Aaah! Gösterme, gösterme yüzünü
Yine de gizle, ört hislerini

İşte burada ye şu eti, çekinme
Git rastgele bir eve yağmur yağınca
Otur bir sandalyeye
Ama çok kalma
Şapkanı da unutma
Söylüyorum sana
Ört hislerini

Ne söylediysen bir daha söyleme
Düşüncelerini bir başkasında bulursan tanıma
Kimseye imzanı ya da resmini vermemişsen
Kimsenin yanında bullunmamış ve kimseyle konuşmamışsan
Nasıl yakalayabilirler seni

Ört hislerini...


Dikkat!
Ölümü düşündüğünde
Mezar taşın olmasın yattığın yeri belirten
Üzerinde bir yazıyla seni eleveren
Ölüm tarihiyle seni açığa çıkaran
Bir kez daha, son bir kez daha

Ört hislerini...

Sevdiğim söylüyor bensiz olamayacağını
Bu yüzden kendime dikkat ediyorum
Yolda yürürken önüme bakıyorum
Ve korkuyorum her yağmur damlasından
Sanki beni ezeceklermiş gibi...


Sen yine de bana bakma
Ne giydiğini yaz bana
Sıcak tutuyor mu?
Uyuduğun yeri yaz bana
Yumuşak mı?
Nasıl göründüğünü yaz bana
Yüzün aynı mı?

Sorulardır sana bütün verebildiğim
Ve gelen yanıtları kabullenmeliyim
Yorgunsan uzatamam elimi
Ya da açsan besleyemem
Sanki bu dünyada hiç yokmuşum
Unutmuşum gibi seni...

Sözün acıydı, yolun dolambaçlı...
Yedi uzun yıl geçerek
Yedi yıl dolaştın durdun...
Dursun Ali Erzincanlı

21 Kasım 2008 Cuma

Siz kafanızı büyük hayallerle doldurmaya bakın. Kafanız sonradan cebinizi parayla dolduracaktır.
( Benjamin Franklin)