24 Kasım 2009 Salı

Kahrında Hoş Lütfunda Hoş..


Cana cefa kıl ya vefa
Kahrın da hoş, lutfun da hoş,
Ya derd gönder ya deva,
Kahrında hoş, lutfun da hoş.

Hoştur bana senden gelen:
Ya hilat-ü yahut kefen,
Ya taze gül, yahut diken..
Kahrında hoş lutfun da hoş.

Gelse celalinden cefa
Yahut cemalinden vefa,
İkiside cana safa:
Kahrın da hoş, lutfun da hoş.

Ger bağ-u ger bostan ola.
Ger bendü ger zindan ola,
Ger vasl-ü ger hicran ola,
Kahrın da hoş, lutfun da hoş.

Ey padişah-ı Lemyezel!
Zat-ı ebed, hayy-ı ezel!
Ey lutfu bol, kahrı güzel!
Kahrında hoş, lutfun da hoş.

Ağlatırsın zari zari,
Verirsen cennet-ü huri,
Layık görür isen nari,
Kahrında hoş, lutfun da hoş.

Gerek ağlat, gerek güldür,
Gerek yaşat gerek öldür,
Aşık Yunus sana kuldur,
Kahrında hoş, lutfun da hoş.

Yunus Emre

Öğretmenime açık mektup.




SEVGİDEĞER ÖĞRETMENİM,

Şimdiye kadar öyle çok tebrik ettiler ki beni, kimse hiçbir zaman bilemedi bu başarılarımın gerçek sahibini. Oysa ben biliyorum öğretmenim senin bizler için sarf ettiğin emekleri ve paha biçilemez kıymetini.. 50 – 60 kişilik sınıflarda tüm yokluk ve imkansızlıklara rağmen nasılda seviyordun sen bizi?!

Bugün herkes çiçekleriyle koşacak sana. Oysa ben güzel bir dağ köyünde senden uzakta kendi öğrencilerimle beraber kutlayacağım öğretmenler gününü. O yüzden yazıyorum sana bu mektubu. Bizzat yanında olamasam bile yüreğimle yanında olduğunu bilmen için sıralıyorum cümlelerimi.

Doğduğum andan itibaren mucizeler kuşatmıştı beni. Hep var olan dilim konuşmaya başladığım zaman bir anlam kazandı. Yine doğuşumla beraber var olan zihnim ne zamanki seninle tanıştı sanki o zaman daha bir işe yaramaya başladı.

Bacaklarım olduğu halde yürüyemiyordum, yürümek bir mucizeydi. Dilim olduğu halde konuşamıyordum. Konuşmak bir mucizeydi. Gözlerim olduğu halde görebiliyor ama okuyamıyordum okuma bir mucizeydi. Aslında sen mucizenin ta kendisiydin öğretmenim!

Sen öğrettin karmaşık harflerin bilmecesini. Sen öğrettin okumayı-yazmayı ve daha da mühimmi düşünmeyi. Tarih şeritlerini milattan önce milattan sonra olmak üzere ikiye ayırırlar hani! ve milat öncesi karanlık, milattan sonrası aydınlıktır ya? Aynen öylede benim miladım seninle tanışıp okuma öğrenmemle başladı. Önceleri karanlık olan dünyam senin öğrettiğin okuma yazma ile gelişti ve aydınlandı.

Sevgili öğretmenim, şimdi eskiye dönüp baktığımda görüyorum ki, aslında beş sene boyunca sen etmişsin beni. Sen olduğum için sevmişim yaşamayı ve her durumda mutlu kalabilmeyi. Dolu dolu yaşayıp tüm sosyal aktivitelere katılmayı ve hiçbir sorumluluktan kaçmamayı.

Öğrenci-öğretmen, öğrenci- anne, öğrenci- arkadaş ilişkilerinden meslektaşlığa terfi ettiğim şu günlerde dahi, halen arıyorum senin benim öğretmenim olduğun o eski günlerin güzelliğini. Ve şunu çok iyi biliyorum ki, kaç yaşımda olursam olayım ben senin hep siyah önlüklü, beyaz yakalı minik öğrencin olarak kalacağım. Ve yine biliyorum ki, ömrüm boyunca bu öğrencilikten hep büyük bir haz alacağım.

Öğretmenim, daha da geç olmadan şimdi burada yinelemek isterim ki. Seni çok seviyorum ve senin gibi bir öğretmenim olduğu için kendimi şanslı hissediyorum.


Öznur Çolakoğlu Cam

Hayatı böyle yaşayabilsek

Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama
Yarım saat erkene kurulsun saatin.
Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin..
Pencerini aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin...
Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin...
Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin.
Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart,
Çek kızarmış ekmek kokusunu içine,
Bak güzelim kahvaltının keyfine.
Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis,
Önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin..
Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile.
Sonra koş git işine, dünden, önceki günden,
Hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla,
Ohhh şöyle bir hafifle
Bir güzel kahve ısmarla kendine,
seni mutlu eden sesi duymak için "alo "de
Hiç işin olmasada öğle üzeri dışarı çık
Yağmur varsa ıslan, güneş varsa ısın, hatta üşü hava soğuksa...
Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak
Çiçek görürsen kokla ,köpek görürsen okşa ,
çocuk görürsen yanağından makas al.
Sonra,şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı,
sen çok dar da iken kimler seni ferahlattı,
hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler kapını tıklattı?
Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?
Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara
Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor..
Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak,
yüzünde güller açtıracak.

Günün güzeldi değil mi? Akşamın da güzel olsun..
Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun..
Saklama tabakları, bardakları misafire
Sizden ala misafir mi var bu dünyada
Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil,
vazife yapar gibi hiç değil,
Şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi,
eksik bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının..
Gece evinde, dostların olsun
Sohbetin yemeğin, kahkahan olsun..

Alıntı

22 Kasım 2009 Pazar

Satranç Dersleri



1
uzun bir nehirdir satranç
kıvrak ve uzatarak boynunu
nice güneş batışını yerinde görmüş boynunu
oysa veba tarihçileri bilmemişlerdir
her karenin bir karşı veba girişimi olduğunu

göğe bezgin bakanların bir türlü öğrenemediği
bir oyundur satranç

evet ilk aşk gibi bir şeydir ilk açılış
artık dönüş yoktur
kuşku bağışlanmasa da
tedirginlik doğal sayılabilir
ancak
yürümenin dışında bütün eylemlerin adı
kaçış kaçış kaçıştır

çapraz özgürlüklerinde filler
acılardan yapılmış bir alanda
ne zaman ki esrirler
yazsak defterlere sığar mıydı
şah açmazında vezirin ölümcül tutkusunu
yerine göre piyon da bir tufandır
içinde hep bir vezir sürekli mahzun
düz gider çapraz vurulur ve uzun uzun
günbatımlarını çağrıştırır

hüznü uçlarından dolanıp
yalın sıçrayışlarıyla piyonlar arasından
ürkek ama cesur ama sevimli
açsa duyargalarını o tarihsel şiire
iyi bir oyuncu en çok atları sever

sen ey atını kaybeden oyuncu
bir ilkyazdan koca bir güzyontan adam
bırak oyunu

artık
öyle bir ıssızlık düşle ki içinde
yeryüzünü kişnesin
bizim atlar

2
nicoldu onca oyuncu
oyarak
ette oyuk seyirmesinden
oyun kurarlardı

kaçıp
da süleymandan
kaf dağında otururdu
anka nicoldu

o mağrur gemiler ki açıklarda
güneşin şanla her akşam ufala ufala battığı
suların kabarıp taşarak savrulduğu oradan
kesik bir insan başı gibi taşra düşüp
helak oldular

ün geldi ey iskender
çok acaip gördün ömrün tükendi
geri dön
ürktü
ki endişe
dünyadandır ve hayal hiçtir
sözü onun
...avda
yine geri dön bu son
yoksa öleceksin gurbette
dedi ses ve işitip ağladı
o koca iskender ki
tuhaf matlar yapardı
mat oldu olağan biçimde

artık anlaşılmıştır günün akşamlılığı
kesin mat yok
iyi oyun vardır sadece
ve satranç aslında dalgınların oyunudur
dalgının ölüm karşısındaki sükuneti
düşmana
ölümün dehşetinden korkuludur

eğilip o oyuncu
uzatsa boynunu buyruğa

taşlar sürüldüğünde
kaleyi buyruksuz düşündü mü kişi
demek ki bütündür sallantıda
demek ki gök de anlaşılmaz bir biçimde ölü
cinayetlerde yeryüzüne paramparça dağılmıştır
aşk ve umut dağılmıştır
koygun bir gece gibi günü kaplayan
sevgilinin gözlerindeki zeytin siyahını
o oylum oylum kabarık şiiri
kaplayan
bir şeyse buyruksuzluk
taşlar sürüldüğünde
alıp kişiyi kayalar çarpar buyruksuzluk

çağı binip
cübbesinden gözükara süvariler çıkaran
o beyaz taş oyuncusunu nerde bulmalı
tutup üzengisinden öpüp koklamalı

3
söyleyelim eBİR
ha
in
dir
eSekiz yok
yok ayrı bir düşman falan
genç çeri
ey e hattındaki budala
-Tanrım ne saflık-

bir ara dilim sürçse
de at kıskacını anlatsam
desem ki Ha-
derler ki kemik atıyor
köpek resmine bu adam

anlat
apaçık olanı
gecedir halk
etinin önünde anlam
katledilmiştir

vardın
söylemezler otlar
çok sutün düştü
nice bir taş
ne zamana yetiştin

aykırı sür
çalka
de ki ey at kıskacı kabaran
ateş almış ve ey at kıskacı
diye bağırarak
o oyuncu
oynadığında seni
konuş benimle
sana hizmet danışayım

4
hüzüm
yalındır-dağdan
aparılmış kar topakları gibi

yel ki ince
ipince bir teldir kopmuştur

insan
azar azar kopmuştur

yalnız hüznü vardır kalbi olanın
hüzün öylece orta yerdedir
tuhaf bir yarma yaşanıyordur
çepçevre şeytan kilitleri

sınav

5
bir oyuna rasgeldim
her taşı yakup hüznü

anlat
bu boşalmış at
hüzündür

yanında
kalfa
çırak
ben bir oyuncu tanıdım
daha
ataktı

gördüm ki çatlıyordu
kara kuzgun

kabusa beyaz bir su
oyuluyordu

've sabır
olmasaydı
yeryüzünde
birgün
kalınabilir miydi?'

6
bu hüznün
mesnevisi yazılmadı
gürbüz tarhlar öldü
o ceylanda
bir kaç minyatür
mütekeddir
-de bana bu esrime
bu koygun minyatür yalnızlığından
başka nedir-oysa
kocamandır aşk
usanç
hep eksiler alanında
olup biten bir şeydir
parçala bu trajik geçidi
o taşı sür ey insan
taşı taş-çünkü saat
sınanan bir süreçtir ve atlar
yanıldıklarında
kaygan
o karangu duvarına çarpıp kuşkunun
düşer ölü atlar

çünkü satrançta
çünkü orada ve burada
her zaman
öğretidir zaman
aşkın da
katları vardır-kadim
kabarık bir öyküdür alınyazısı

ey aşk
elbet başındasındır bela kitabının
ne çok dilin var
gece ki anlamadı
şu anda
o
ibrahim ve ishak
yargıç yok taşı kim atacak
leyla bilmez mi gerekli olduğunu
diye döğünüp duran
gece ki ey gece
o külli aynalar
seni ararlar
ıssız bir hat fotoğrafın
dan sana çıktım

oynanan
göstermelik bir sonoyunuydu
aldandın
ağır taşlar verdik
...ve ay seni bulduğunda
yani ki kanıtladığında kendini
ben
müthiş bir başlık atacağım
şiirime
sevgili gecem diye
7
şebçerağ
söndü mü
diye bir ses

sahi şebçerağ nerde
iskender! iskender!
diye bir ünlem

bu nasıl iskender
aramaz bengisuyu
diye bir hüzün

'hişt! dostlarıma şunu haber ver
denize açıldım
ve gemim parça parça oldu'
diye bir im
denli narindir intikam

intikam içli bir marştır gerçekte
bir ara ses aygıtını yırtarak çıkarılırdı
o şimdi
dışlanmış bir taş olarak
karlı kış gecelerinde
acılı bir genç şairin her geçişte
hüznüne tanık olduğu
metruk bir kümbet denli müşahhas
aşktır-ve o
ne rahim bir yürüyüştür gecede

(o yıllar bir ressam tanırdım
gök çizemezdi
yüksek evler yapardı yitik kadın yüzleri- bir güm
o kentin
-tarihsel bir kenttir-
o çarşısındaki hasır iskemleli kahvede
onu bir cenini çizerken ağlar gördüm
bütün öğeleri belliydi ama neden gözsüz
ama neden bir kaleden artmış kapı tokmağı gibi
ıssız ve dokunaklı
diye sormadım çünkü ben
ağlayanları severim ve güzeldir ağlamak
denebilir ki-
bir insan en çok ağlarken güzeldir
vakit de akşamdı dışarda kar vardı
kar yüzyıllardır alabildiğine vardı
insanlar doğar konardı konar göçerdi
sonra o bütün resimlerini yırttı-
birden kaybolmuştu
arıyor diye duydum bir şeyi
çağın unutturmak istediği
belki derin bir gök resmini
ye'si biçen o eşsiz kılıncı gürbüz hamleyi)

bu taşı da sürüyorum
koyar gibi o güzel yapının üstüne
ya da komaz gibi taş üstüne taş
(ben daha çok taşları mı anlıyorum nedir
ve nedir taş-
çakmak taşı satranç taşı
sapan taşı göktaşı)
reddetmek gerekiyor kimi taşları ve şeyleri

sözgelimi sapan taşını
-o göz çıkarır sadece-
ortadaki gökkasabı gökdeleni
tanrısız tecimevlerini caminin hemen önündeki
ana caddedeki aykırı kadın salınışını
yanlış konumunu gülün evlerde bahçelerde
ve hatta parklarını bile bu taş mekanın
reddetmek gerekiyor

çağa çıktığımda
kan- çoğalan bir suret ve kendini
ta içerlerde bir yerin üşüyor-duymuyormusundur
yinelenir durur -şu sanki ne diye- akşam ki
dönüp nefsini içine tuttuğun yüzündür
senin yüzün -paramparça
bölük pörçüktür
şu kuytu kalabalıkta
şu yalnızlıkta
ivedi ve kirlisarı
dişiliğini kullanıyordur kuşku
lüks oteller gibi kuşku
kuşku

(çağı deştiğimde
o yüz
diyor yoruldum -aynalar
gösterebilir mi hiç -bana sonumu
nedensiz başladım oyunculuğa
bitireceğim raslantıyla -oyunumu
dostlarım da
var -intiharlar
her akşam ıslak-yapışkan
saçlarıyla girip odama
paniğimden pay toplarlar)

azaldı
halk içinde yüzdeki ben gibiler
eldeki siğile
çıbana -etin yumuşak bir yerinden sökün eden-
döndü halk ve cüzzam ne yürüdü
ve hep bir yaprak değil miyiz ki
bir zaman yarıp çıkmak serüveninde
özdalımızı
topu topu bir mevsimi yaşarız işte
müşa'şa' bir sonbahar figüranıyız
hepimiz de
ve cüzzam ne gün yürüdü sormalı
değil mi ki ebabil
adil
bir infazın adıdır
ve insan
-ne şu ne bu-
iyioyunundan
sorulmayacak mıdır
8
(kıstak)
her dakika
henüz ölmüş gibi ebuzer
kimsesizsindir
içlemin gamevi ay emek

kesik kesik solur
avcının elegözlü nesnesi
kaybettiğin divit -kırdır
faniliğindir o ağaç ki
zekeriya onda saklıydı

yazı ebediyyen vardır
-ortadaki göçük
içerdeki dehşet
pusudaki bungu
kıyım mahzen kan -
çok kandil kırılmış -sanki geç
herşey için - niçin
ertelenir sanır insan herşeyi
öyle sanır - yeniden han
o ölümsüzlük gibi mutantan
taş - düşmüş
vardır - orada nasılsalar öyle
apaçık
kırıktırlar

dili faldır aşkın ey taş


İlhami Çiçek

Korkuyorum



Yağmuru seviyorum diyorsun,
yağmur yağınca şemsiyeni açıyorsun...
Güneşi seviyorum diyorsun,
güneş açınca gölgeye kaçıyorsun...
Rüzgarı seviyorum diyorsun,
rüzgar çıkınca pencereni kapatıyorsun...
İşte,bunun için korkuyorum;
Beni de sevdiğini söylüyorsun...

William Shakespeare

Bazen


Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan,
Güneş kucağındadır, bilemezsin.
Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür,
Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın.
Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın.
Uçar gider, koşsan da tutamazsın...

William Shakespeare

19 Kasım 2009 Perşembe

İlknur.

Tan yerinde yanan ilk ışık,ilk nur,
Adınızla şöyle girmiş iç içe,
Bakışlar ardında o nazik gurur,
Peri diyarından bir kraliçe.

Ufuklar gömülü gözlerinize,
Engin dalgaların kıpırdanışı,
Saçlarında,güneş batmış denize,
Gurupta bulutun hazin yanışı.

Hani; kulaklarda o masallaşan,
Her nağmede düğümlenmiş o büyü,
Yankıları kayalarda dolaşan,
Şarkılar,dökülen bir kaynak suyu.

Cansız cisimlere,can veren eller,
Gördüm şekillenir çizgiler, bir bir,
Çok mükemmel yaratılmış bir eser,
Atiye haykıran bir yeni şair.

Bir kardeşin beceriksiz lisanı,
Ancak bu kadarcık anlatabildi.
İlerde olsa da size bir anı,
Gayem hatırlanmak bile değildi....

(Ekim 1972-Amasya)

Seyfeddin Karahocagil

Ünzile

ünzile insan dölü
on kardeş beşi ölü
büyüdükçe unufak
ve gelir de görücü
inci gibi dişi
görücü bilir işi
söğüdüm ağlar gider
olur hatun kişi

varmadan sekizine
ergin oldu ünzile
hem çocuk hem de kadın
onikisinde ana
bir gül gibi al ve narin
bir su gibi saydam ve sakin
susar kadın ünzile

yağmuru kim döküyor
ünzile kaç koyun ediyor
dayaktan uslanalı
hiçbir şey sormuyor

korkar durur gitmez
köyün en son çitine
inanır o sınırda
dünyanın bittiğine

ünzile insan dölü
bilinmezlere gebe
sırların mihnetini
yükleyip de beline

varmadan sekizine
ergin oldu ünzile
hem kadın hem de çocuk
onikisinde ana
bir gül gibi al ve narin
bir su gibi saydam ve sakin
susar kadın ünzile

Sezen Aksu

Buhran


kefil olun dostlar, şahitlik edin
bakracımda umut gezdirdiğime
yolum açık olsun, yolum düz
mahva aşina omuzlarım çökük
giderim yolumda gündüz
hükmüm esrik, kepim delik
başım omuzlarımda, ruhum köpük
giderim börttürülmüş ellerimle
sonsuz aşkın, sonlu tezlerinde
giderim kancık kaçakların cesetlerini
ve hain sırtlanların leşlerini çiğneyerek.
kalpsiz oyuklu tarlaların
anları etrafı parçalanmış tavuk
tilkilerin ayak izleri üstünden
giderim tutamaz eskinin mahcup mirasyedisi
akar gider eski zaman berkitilmiş sözleri
buhran, ne vardı kalakalmak bu zaman hapsiyle
mekan değişmiş, kök kurumuş, aşk yokmuş neye yarar
hal varmış, su yokuşta ne olmuş
çıkar çıkmaz su yolu akış aşağı
saçların beyaza ermeden dökülmüş
neye yarar.

bugün eskimez sözler etmeye
eskimiş sözler etmeye
lüzum yoktur tutturmaya sebebleri
sebeb hikmetsiz sorulmazdı eskiden
hikmet sebebsiz var olmazdı
ahkam gözü kör eden duygu busesi
giderim ahkamsız, hikmetsiz, eşyasız
yolcuyum ki zaten giderdim zaman içinde
yolcuyum ki zaten giderdim mekan içiyle
giderim türkü tınısı bırakamadan bu kubbeden
giderim gönülsüz, küsmeden kimselere
koymam gönlümü yine giderim küserim belki de
ama yapışmam kimsenin yakasına
giderim buhranlı sormam buseyi
sorulmazsa hakkı ins erip nur cemale
sorulursa korkarım eremem kemale.

'...'
'ah kapınızda bitanem kul ben olayım.'

Mehmet ELÇİN

14 Kasım 2006 Salı

Fütuhat


çokluk mudur sınır koyan göğe?
ben miyim inatlaşan çoklukla?
bilemiyorum kimin sesidir
kimin nesidir bu tahta kukla?

denizdir, sudur, mavidir hatta
İstanbul evet hüzün kentidir
açıyı açmakla niteleyen
her şairi şehrin ta kendidir.

ilkin trenle gelmektir bu şehre
önce vapur, rüzgar açılışı
emin olup, inip öne şehre
uykusuz ve yorgun kaçılışı

ebed gezerek tesbihli, kanlı
bağrışan kıyı, meddahlar deli
değil mi ki, Ayasofya şanlı
Sultanahmetle temsil-i âlâ

İstanbul ne hüzün ne keder
sadece arzuhalin mestleri
acıyı acımakla niteler
köy, oğul, paşa semtleri

bir sonraki mesele özlemdir
tutku onun hançeri. söz sustu
manzara kafi onun zülfü su
sessiz bekleyiş en sonuncusu

ağıt beyhude açık bab-ı nur
ağla sen 'hu' de, çün rahmet, ki sur
üflenir son fettah olur yakın
İstanbul aşkını insana sakın.

Mehmet ELÇİN

Nisan 2006


Kesilen Ceza


çekilen cefa gibi bir şey olmalı,
açılan kefen
yada saçılan tohum.

akıbeti kendinden meçhul bir ayna
açılıyor sonsuza doğru
her cinnin bir insi olsa gerek
yağılan kar dünya keşfine yolcu

renk veren ama sır vermeyen
ketum gözleri ellerinden kirli
çocuk bakışı gümbür gümbür.
barikatlar, çuvallar dizili yolun başında
yolun henüz başında,
korkutuyor kalabalıkları çocuklar
ama bu cezanın müeyyidesi yok mu?
işte bu bilinmiyor.

bilinmeyen bir başka şey de;
kelimenin aslı ve faslı.
tadında bırakmak gerek
insanı anlamayı.

hiç güvence yoktur
yaşamaya az kalmaya
güvendiğin 'bir kez' i
ıskalayan varsa
yaşamayı bilmektir
bırakmadan enkazı.

kuşlar ve tüyleri
unutulmayan iki şey
unutulmayıp
'iki şey' olan ne varsa
sayıp dökülebilir aynaya
ayna ayna güzel ayna
söyle bana...

yaptırım, kaldırım ve binimum tuhaf kelime
zihnimde uçuşurken
şu geldi aklıma
kesilen ceza -her ne ise-
akıbeti benden sonra
ne ola?
kime kesile, kimle ola?
beni hatırlar mı ki?
bensiz yapar mı?
benle birlikte mi göç eder o mekana?
o mekansa, ya ben?

sınırsızlık haddini bilmemekse
bilmek sınırsızlığın haddine mi düşmüş?
kimin haddi sınırlara gebe?
haddin sınırları kimin?
kim sınırsız hadd sahibi?
soruları çoğaltmak manasız.
gerçek soruların arkasında.

sonrası ceza
öncesi hayy
şimdisi an
bıktım anı yaşamaktan.

Mehmet ELÇİN

30 Kasım 2006 Perşembe


Rüya

haklı olabilir dünya
bundan korkuyorum
çok zaman geçmedi yalnız kalalı
soğumadı bedenim henüz
karşıma alamam aşka ait başka kelimeleri
barıştım, kendimle yine,
yeni bir yüzle çıktım aynaya
başka zamanlarda yaşamış
aç kalmış ve uykusuz
gündüzü bitirmeden geceye geçmiş çocukların sesleri geliyor kulağıma
kalbini tarla süren öküzün omzundaki pulluk gibi hissetmeyi bilmek
uğruna ölümler yakacak sevdalar bulmak hayali
hepsi
yada hiçbiri çare olmuyor karşıma almaya sesleri
umum yerde bağırıp susmak istiyorum
kimse duymasın diye
omzuma alıp sesimi yürümek istiyorum kalbime
çökük omzuma

saat kaç?
bu saatte sahibi yok aynaların
aynalar yalnız
ve perişan
ve görgüsüz
susuz kalmak istiyorum
yürürken dağlara kana kana
su bulmak ve kana kana içmek
karşıma çıkarsa sebili kefaletimin
yüz çevirip omuz silkmek.

başat bir ömür geçmeyecek
sezgilerim doğru olabilir
korkuyorum bundan da
şafağı almak için hiçbir kefil bulamayacağım
hiçbir hesap sorulmayacak benden utanmadan
kasketimi savuran sabah rüzgarı
soğuk olmayacak eskisi gibi
sıcak olmasını da beklemiyorum
ben sadece geçmişi özlüyorum.

o kutlu serinliği toprağın
kutsal derinliği
kimi çağırsa uzaktan
gelip yanaşmayacak
kemikler sızlayıp doğrulmayacak
kimileri aç kalmış
kimileri öç almış
kalkıp diyar diyar gezemeyecekler
beşiğini kaplumbağanın köşkü zannedip
elinde değnekle ters çevirmeyecek,
üşüyecekler
kışlar geçecek ve yazlar
toprağın üstü bedensiz kalıncaya dek
gök kararacak, canlar tükenecek
yalnız, yalnız olanlar kalacak
baharın ruhi kokusu yeniden oynatmayacak yürekleri
gönüller duasız
hasretler ah çektirmeyecek.

karıncalar bile bekler ölümü
o karıncalar
karıncalar gibidir insanlar
hayali bedeninde kalmış
ne demekse?
kirli bir dünyadan başka bir yere gitmek.
rüya, çektiğimiz işkence, bu ömürden sayılırdı
hayat, toprağın üstündeki gözenek
kelimeleri hapsettik oraya
hasletleri de örttük
başka olduk henüz ölmeden
ölünce başkası mı olunacak?
susunca kendi olduğumuz gibi
susayınca kendi olduğumuz gibi

insan!
bitiyor onun karanlık yalnızlığı
sonuna geliyor macerasının
buraya kadarmış, haylazlığı
sonunu bilmeden bitiriyor kendinde
özünü mirasının.

Mehmet ELÇİN
22 Mart 2007 Perşembe


İlknur’um, İlk nurum


Medeniyet denen kirlenmişliğin tam ortasında
Adını İlknur koyduk bebeğim.
İlk nurumuzsun diye değil…
Cehalet bulutlarının dimağları kararttığı,
Günahların sevapları çepeçevre sardığı,
İdeallerin gazete köşelerinde kaldığı,
Ahir zamanın tüm alametlerinin sıradan sayıldığı bu devirde
Nurun ile bu devranı değiştiresin diye…

Şimdi iki yaşındasın, büyüyeceksin,
Helal ile beslenecek, iman ile güzelleşeceksin,
Dimağında ilim, kalbinde sevgi filizlenecek,
Yepyeni fetihler yapacaksın gönüllerde,
Adımladığın her toprağı, vatan bileceksin,
Yesevi ırmağında yunacak, Yunus’ta pişeceksin,
Tevazu silahın olacak, ülkün yoldaşın,
Yılmayacak, yıkılmayacak, korkmayacaksın.
Evvel ALLAH deyip, yola çıkacaksın.
Hakkı, hak edene vermek için,
Yarım bıraktığımız ne varsa tamam etmek için,
Gül Nebiye ümmet olmak için,
Âleme nizam vermek için,
Yorulmaksızın çalışacaksın.

Medeniyet denen kirlenmişliğin tam ortasında,
Adını İlknur koyduk bebeğim.
İlk nurumuzsun diye değil...
Çirkinin güzel, haramın helâl sayıldığı,
Pazarlarda üç kuruşa hayatların satıldığı,
Adaletin sadece sözlüklerde kaldığı,
Ahir zamanın tüm alametlerinin aşikâr olduğu bu devirde
Nurun ile bu devranı değiştiresin diye…

Pisa/İtalya Aralık 2007

Abdil Burhaneddin Akkaya

18 Kasım 2009 Çarşamba

Bahar gelecek


Unut bırakıp da gidenleri
Belki böyle bitmeliydi
Göz yaşlarına değer miydi
Aşk kapkara bir hançerdi
Yaram hala iyileşmedi
Bak nasıl derin izler
Dirilip düştüm yollara
Sana ulaştım en sonunda
Öyle yitip gitmiyor sevda
Ağlama bebek
Hüzün bitecek
Kanatlanacak yüreğin
Bahar gelecek

Kendini düşürdün bu derde
Sevdiğin bak başka yerde
Kimbilir hangi alemde
Aşk cennetin öbür yarısı
Anılar bugün kalp ağrısı
Uykularımızı böler geçer
Dirilip düştüm yollara
Sana ulaştım en sonunda
Öyle yitip gitmiyor sevda
Ağlama bebek
Hüzün bitecek
Kanatlanacak yüreğin
Bahar gelecek


Soner Arıca

Ben filistinli çocuk


ben filistinli çocuk;
yoksul aç, bir dilim ekmeğe, bir yurdum suya muhtaç.
ben filistinli çocuk;
açsa güzel çiçekler, görmez gözüm
bana silah uzanır, gül ve çiçek yerine...... Devamı
burda gül değil, gülleler vardır.
ben filistinli çocuk;
unuttum oynamayı, unuttum oyuncakları
bir tek oyun var bldiğim; sapanla savaşmak...
silahtan başka, oyuncak da görmedim zaten..
ben filistinli çocuk;
doğduğumda kendimi savaşın içinde buldum.
gözümden yaş değil, kan gelir...
ben dövüşürüm, zulmün tankına karşı.
oyun nedir? tatmadım ben,
benim oyunum savaşmak,
hem oyunda vurulursam;
ebe olunur.
ben oynarken, şehit olurum...
ben filistinli çocuk;
ne zaman duyulacak feryadım?
ne zaman duyulacak ahım.
ne zaman...
ne zaman yok artık, düşünecek vakit de...
sen okula başladığında, ben savaşta olacağım.
kitap, defter görmedim. kuş nedir? çiçek nedir? ninni nedir? sevgi nedir? bilmeden...
ben filistinli çocuk;
söyleyin, söyleyin!
nedir benim gunahım?
ne zaman duyulacak ahım.
ne zaman...
vatanında garip esir,
gülmeyi unutmuş...
gözlerinden boncuk boncuk,
yaş değil kan gelen,
çocuklar da olduğunu bilmenizi isterim.
ey yeryüzü çocukları...
insanlık ölmesin diyenler...
kardeşsek eğer;
gelin de...
beraber gülelim,
beraber oynayalım,
beraber yaşayalım...

Alıntı

Aşk derdin

Yaşıyor ama uzaktaysam senden
Bilki seni hiç unutmadım
Ölüm değilse bizi ayıran
Yazık omuş hata yapmışız
Senden yada benden ne farkeder
Şeytana uymuş aşkı yakmışız

Adımı söylemezdin bana seslenirken
Aşk derdin aşkım derdin
Her aşk değidiğinde beni kendine
Dahada aşık ederdin
Buluştugumuz anları hatırlıyorum
Güller açardı içimde sen gelirken
3-5 saat bile ayrılsak senle
Yapraklarım dökülürdü sen giderken

Yan yana duran iki yıldız gibiydik sana göre
En parlak en güzeli olan bendim
Gökyüzündeki yıldızındım senin
Fırtınalarda saklanıp korundugun
Liman oldugumu söylerdin
Ömrünün sonuna kadar beni sevecegine
Kalbimi kalbine kelepçeleyip
Anahtarını okyanusa attıgını eklerdin

Benim için kıyamet seni kaybettiğim gün demekti
Ruhumda sakladıgım en degerli hazinemdin
Sonsuza kadarda saklayacagım
Yoklugumda sen nasıl olursun hayal ettiğimde
Seni mutlu çok mutlu görüyorum
Çünkü hep öyle olmanı istedim
Hatta .. hatta.. yeni aşklar tanırsın
Tanı zaten herşeyin güzeli senin olmalıdır
Aynı şeyi isteme benden yerine kimseyi koyamamki
Ben kimseyi ama kimseyi seni sevdiğim gibi sevememki..
Sen bana aşk dedin bizi kirletemem ki
Bazı şarkılar vardı birlikte sevdiğimiz
Senin bana benim sana söylediğim
Onlardan birini yada benzerini duyarsan
Beni anımsar gülümsersin
Benmi? ben hiç unutmıcamki..

Okyanusa attıgın anahtarı biri bulurda
Bizi bizden çözer diye
Daha iyisini yaptım seni kalbime kazıdım
Her atışında hatırlamak için

Yaşıyor ama uzaktaysak birbirimizden
Bilki seni hiç unutmadım
Ölüm değilse bizi ayıran yazık omuş hata yapmışız
Eger ölümse bu ayrılığın sebebi ve
Bensem önce giden bu alemden kederlenme çok
Tıpkı benden istediğin gibi kendine sahip çık
Bensem kalan geride zaten hep sen göreceksin
Ben kimseyi ama kimseyi seni sevdiğim gibi sevememki
Sen bize aşk dedin bizi kirletememki..

Soner Arıca

İnsan vav şeklinde doğar, bir ara doğrulunca kendini elif sanır.

İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür.

Kulluğun manası vav’dadır, elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir.

O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar.

Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır..

Laleli-Aksaray


Yine akşam, yine gurbet, yine başımda efkar
Ve yine içimde şarkılı sesin.
Gözlerimde çizgi çizgi duraklar
Duraklarda hayal- meyal sen misin?

Sen misin yanyana gezemediğim?
İnce sitemini sezemediğim
Sırrını bir türlü çözemediğim
İçimdeki çetin sual sen misin?

Bu nasıl yürekten söylenmiş makam?
Dinlediğim bütün türkülerde gam
Laleli-Aksaray arasında her akşam
Dinlediğim tatlı masal sen misin?

Ne derse aldırma şimdi artık el
Gel bir akşam yine türkülerle gel! ..
İstanbul seninle çok daha güzel
İstanbul'dan güzel hayal sen misin?

Biliyorum seni türküler yaktı,
Türkülü gözlerin ıslak ıslaktı.
Şimdi beni sokak sokak her akşam vakti
Dolaştıran 'Dişi kartal' sen misin?

Yine akşam, yine gurbet, yine başımda efkar
Ve yine içimde şarkılı sesin.
Gözlerimde çizgi çizgi duraklar
Duraklarda hayal meyal sen misin?

Yavuz Bülent Bakiler

Sen Sen Sen


Bir dağbaşı yalnızlığı yaşıyorum yeniden.,
Dağbaşı yalnızlığı ölümden beter.
Hiç kimse aramasa sormasa beni
Sen gelsen yeter..

Huzur ellerinin güzelliğidir.
Gözlerin karşımda mutluluk denizi.
Her sabah soframızda ekmeğimizi
Sen bölsen yeter..

Yüreğim seninle yaylalar kadar serin
Ne bir çizgi hasret, ne bir nokta gam
Yayla dumanı gibi gözlerime her akşam
Sen dolsan yeter..

Bende çaresizlik sonsuz kördüğüm.
Bende sabır sende naz..
Gündüzünden vazgeçtim düşümde biraz
Bir yüz görümlüğü sen olsan yeter..

Duymasa da hiç kimse şâir gönlümün,
Sende karar kıldığını...
Ve içimin şerha şerha yarıldığını,
Sen bilsen yeter..

Bir gün duysan bittiğimi, tükendiğimi..
Çıkıp gelsen uzaklardan korkulu ürkek..
Bir incecik dal gibi üzerime titreyerek,
Eğilsen yeter...........

Yavuz Bülent Bakiler

Orda Bir Çocuk... Burda Ben


Bir ana gülümserken yorgun ve güzel
Yüreği müjdelerle tüy gibi hafiflerken,
Orda, bir çocuk doğar sımsıcak dünyamıza
Burda ben...

Dal nasıl , yaprak nasıl, ekin nasıl büyürse
Toprak nasıl uyanırsa bir incecik yağmurdan
Orda bir çocuk büyür yumak yumak bir nurdan,
Burda ben...

Koştuğu, atladığı, durduğu, uzandığı,
Düşüp kaldığı yerlerde gözbebeğim var.
Orda, toz-toprak içinde bir çocuk ağlar,
Burda ben...

Ne oyun oynamak ister, ne uyku ne su,
Ne elişi resimleri gönlünü alır.
Orda, bir uzak evde bir çocuk yetim kalır,
Burda ben...

Dokunsam, martı gibi uçup gidecek sanki,
Solgun yüzlü bir avuç kar.
Orda, bir gece yarısı, bir hasta çocuk sayıklar,
Burda ben...

Birden bire uyanır bir ana uykusundan,
Sapsarı bir korkuyla bakakalır nefessiz.
Orda, sabaha karşı bir çocuk ölür sessiz,
Burda ben...

Yavuz Bülent Bakiler

Üsküdar Türküsü


İstanbul'da Üsküdar'lı bir kız var
Bir tramvay durağında evleri
Sarı kanaryalar, ak kanaryalar
Öter balkonunda geceleri...

Bulutsuz rüzgârlar gibi her sabah
Bir masal âleminden çıkıp gelirdi.
Ne adını düşünürdüm bir deniz kıyısında
Ne adımı bilirdi.

Bir gün bulutlar geldi habersiz
Sonra incecikten yağdı üstüme
Büyüdü içimde zamanla yeri.
İki mısra gibi aldı gönlümü
Bir gül yaprağından güzel elleri

Bendim artık gölge gölge sokaklardaki
Öylesine mahzun, kaygılı, ürkek.
Bendim her mevsim boyu sımsıcak
Sevdalar içinde vuran tek yürek

Bir gün baktım penceresi perdesiz
Yok odalarda çın çın şarkı söyleyen sesi.
Yok balkonda artık ak kanaryanın,
Sarı kanaryanın kafesi.

Benden sorun Üsküdar'ın şimdi her gece
Sokakları kaç adım.
Bir gece yarısı düştüm yollara
Her köşe başında ağladım.

Yavuz Bülent Bakiler

Seni Yazdım Ebem Kuşaklarına





seni yaşadıktan sonra anladım
bana sensin mahşer nuru, kol-kanat
içimde şahlanıp duran huysuz at
dizginsiz gemsiz değil!

unuttum gözyaşı döken kadını
ördüm gerçek aşkın ruh mihrabını
bir yay gibi gerdim göğe adını
gönül kubbem artık alemsiz değil!

benim neme gerek yıldız, dolunay
rahatlığa paydos, çileye hayhay
ne kuştüyü yatak ne ruhsuz saray
günlerim İbrahim Etem'siz değil!

açılın açılın kalabalıklar
içerim zemheri, dışarım bahar
bir alev halinde geçtiğim yollar
Hallac-ı Mansur'suz, Keremsiz değil!

uzakların daha uzaklarına
büyük zaferlerin nur tabakalarına
seni yazdım ebemkuşaklarına
ellerim çaresiz, kalemsiz değil!

Yavuz Bülent Bakiler

Gel


Nasıl ağlamıştın öyle akşam sokaklarda.
Birden nasıl büyümüştü içimde yerin?
Japon türkülerine benziyordu gözlerin
Sen japon türkülerini bilmezsin...

Pişman oldum yaptığıma o günden beri
Gel gitme çocuk!
Buruk bir acı çöker yüreğime geceleri
Nereye bu hazin yolculuk

SEN PİŞMANLIĞI BİLMEZSİN...

Gözlerin olmasaydı, beni ağlatmasaydı
Alıp giderdim başımı uzak iklimlere yarın
Hani bahar gelince pembe güller açar ya
Senin de öyle mektupların.

Şarkıların, türkülerin en güzel olduğu yerden
Ne olursun bir ses getir bana yetecek.
Seni güzelliğin mi alıp götürdü birden?
Ama bu yalnızlık beni hep kahredecek.

Burası İstanbul mu böyle yosun kokulu?
Gel gitme vakit erken.
Gel Beyazıt Kulesi'nden türküler söyleyelim.
İstanbul bu kadar güzelken

Şimdi Japon türküleri söyleniyor gel!
Rüzgar gibi uzaklardan, yelken gibi denizlerden
Gel bırakma sokaklarda böyle yapayalnız beni
İSTANBUL BU KADAR GÜZELKEN.

Yavuz Bülent Bakiler

Demedim mi?


Demedim mi bu hasret bitirir seni
Ay dolanır gider, yalnız kalırsın
Her gün yeni baştan dağılır, ufalırsın
Demedim mi yüreğim sevme!

İşte ne gözyaşı, ne yemin, ne söz....
Geri dönen hangi güvercinin var?
Senin hangi çiçeğini sakladı bahar?
Demedim mi aklım, inanma!

Bir gün naza çeker kendini demedim mi?
Görmesen zindana döner bu şehir...
Görsen, umursamaz, aldırmaz kafir
Demedim mi gözlerim bakma!

Demedim mi bu ürperten sıcaklık...
Bu taze güzellik kaybolur birgün?
Sonra boşu-boşuna aranır, dövünürsün
Demedim mi ellerim dokunma!

Demedim mi bir gün susar şarkılar
Sesine ses veren rüzgar olur...
istediğin kadar artık bekle dur...
Demedim mi kulağım duyma!

Birgün çıkıp gideceği belliydi
Ayan-beyan belliydi anlayamadın.
Başka bir rüyada şimdi o kadın
Demedim mi kollarım sarma!

Bütün çektiklerim senin yüzünden
Gölge bile geçirmezdin bir zaman üzerinden
Ah! şimdi paramparça oldun binbir yerinden
Demedim mi gururum kırılma!

Yavuz Bülent Bakiler

Farkında mısın?


Anneciğim bilmem farkında mısın?
Söylenmemiş en mübarek en aziz,
Duygularla çepeçevre çaresiz,
Sana bağlandığımın farkında mısın?

Demeden yakın ırak
Bulutlarla savrulup, ırmaklarla akarak
Sana anne diyen dilleri kıskanarak
Kapına geldiğimin farkında mısın?

Bütün kadınları düşündüm tek tek
Sensin benim için en güzel örnek
Seni dinleyerek seni görerek
Nasıl bağlandığımın farkında mısın?

Seni göremedim diye bu sefer
İçimde bin türlü duygunun isyanı var
Turnaların gökyüzünü sevdiği kadar
Seni sevdiğimin farkında mısın?

Yavuz Bülent Bakiler

Cebeci İstasyonu ve Sen


Cebeci İstasyonunda bir akşam üstü
İncecikten bir yağmur yağıyordu yollara
Yeni baştan yaşıyorduk kaderimizi
Sıcak bir kara sevda
Yüreğimizin başında bağdaş kurup oturmuştu;
Acımsı, buruk.
mühürlenmişti ağzımız bir sessizlik içinde
Sessizliği üstümüzden atamıyorduk
Bir saçak altında kararsız, yorgun
Saatlerce duruyorduk
Kimse görmüyordu bizi

Cebeci İstasyonunda bir akşam üstü
Yeni baştan yaşıyorduk kaderimizi
Cebeci İstasyonunda bir akşam üstü
Bir başka türlüydü bu insanlar
Sen bir başka türlüydün
Gözlerin yine öyle bir bilinmez renkteydi
Gözlerin gözlerimde erimekteydi
Bir mermer heykel gibi yanımda duruyordun
Beni bırakma diyordun

Meyhane sarhoşları gibi sırılsıklam
Bir yalnızlık duyuyorduk
Ağlıyordun, ağlıyordun...

Cebeci İstasyonunda bir tren
Nefes nefese soluyordu
Gerilmiş bir keman teli gibiydik

Ankara Kalesi'nde bir eski çalar saat
Bilmem kaça vuruyordu
Bir yağmur yağıyor inceden ince
İçimizdeki binbir düşünce
Harmanlar misali savruluyordu
Islanmış bir ceylan yavrusu gibi
Tiril tiril titriyordun
Gitsek gitsek diyordun.

Yüreğimin atışından deli gönlümce
Sırıl sıklam, paramparça, permeperişan
Türküler söylüyordum
Ağlıyordun, ağlıyordun...

Şimdi, şimdi seni düşünüyorum
Cebeci yollarında rüzgarlar esiyor, serin
Paramparça düşmüş gönül ufkuma
İki yıldız gibi gözlerin
Gel Ey ciğerime saplanan hançer
Gel ey yüreğime oturmuş kurşun
Göçmen kuşlar gibi çok uzaklardan
Gel artık
Ne olursun

Yavuz Bülent Bakiler

Gözlerin İstanbul Oluyor Birden


Seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik,
Bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.
Martılar konuyor omuzlarıma,
Gözlerin İstanbul oluyor birden.
Akşamlardan, gecelerden, senden uzağım
Şiirlerim rüzgardır uzak dağlardan esen
Durgun sular gibi azalacağım
Bir gün, birdenbire çıkıp gelmesen.
Şarkılarla geleceksin, duygulu, ince
Yalnız gözlerime bak diyeceksin.
Ellerim usulca ellerine değince
Kaybolup gideceksin
Bir elim seni çizecek bütün pencerelere
Bir elim seni silecek.
Kalbim: Ebemkuşağı; günde bin kere
Senin için yeni baştan can kesilecek.
Ne güzel seni bulmak bütün yüzlerde
Sonra seni kaybetmek hemen her yerde
Ne güzel bineceğim vapurları kaçırmak
Yapayalnız kalmak iskelelerde.
Seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik,
Bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.
Martılar konuyor omuzlarıma,
Gözlerin İstanbul oluyor birden.

Yavuz Bülent Bakiler

ŞAŞIRDIM KALDIM İŞTE


şaşırdım kaldım işte! .....

sözde senden kaçıyorum dolu dizgin atlarla

bazen sessiz sedasız ipekten kanatlarla

ama sen hep bin yıllık bilenmiş inatlarlarla

karşıma çıkıyorsun en soğuk mimiklerle

adını yazıyorum bulduğum fırsatlarda

yüreğimin başına noktalarla, hatlarla

başbaşa kalıyorum sonunda hayallerle

sözde sana koşuyorum dolu dizgin atlarla

ne olur bir gün beni kapında olsun dinle

öldür bendeki beni sonra dirilt kendinle

çarpsan kara sevdayı en azından yüzbinle

nasıl bağlandığımı anlarsın kemendinle

kaç defa çıkıp geldim buralara inatla

ama her dafasında dönemedim seninle

hangi düğüm çözülür nazla, sitemle, kinle

ne olur bir gün beni kapında olsun dinle

şaşırdım kaldım işte bilmemki nemsin

bazan kızkardeşimsin bazan öpöz annemsin

sultanımsın susunca; eksilmeyen çilemsin

orada ufuk çizgim, burada yanım yöremsin

beni ruh gibi saran sonsuzluk dairemsin

çaresizim çaremsin,

şaşırdım kaldım işte bilmemki nemsim


Yavuz Bülent Bakiler

17 Kasım 2009 Salı

EY SEVGİLİ


Senin kalbinden sürgün oldum ilkin

Bütün sürgünlüklerim bir bak1ma bu sürgünün bir süregi

Bütün törenlerin sölenlerin ayinlerin yortularin disinda

Sana geldim ayaklarina kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim affa layikolmasam da

Uzatma dünya sürgünümü benim

Aşkın bu en onulmazından koparıp

Bir tuz bulutu gibi

Savuran yüregime

Ah uzatma dünya sürgünümü benim

Nice yoruldugum ayakabilarimdan degil

Ayaklarimdan belli

Lambalar egri

Aynalar akrep melegi

Zaman çarpilmis atin son hayali

Ev miras degil mirasin hayaleti

Ey gönlümün dogurdugu

Büyüttügü emzirdigi

Kus tüyünden

Ve kus südünden

Geceler ve gündüzlerde

Insanliga anit gibi yükselttigi

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünüm benim

Bütün siirlerde söyledigim sensin

Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin

Seni saklamak için görüntülerinden faydalandim Salome'nin Belkis'in

Bosunaydi saklamaya çalismam öylesine asikarsin bellisin

Kuslar uçar senin gönlünü taklit için

Ellerinden devsirir bahar çiçeklerini

Deniz gözlerinden alir sonsuzlugun haberini

Ey gönüllerin en yumusagi en derini

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

Yillar geçti sapan ölümsüz iz birakti toprakta

Yildizlara uzaniphep seni sordum gece yarilarinda

Çati katlarinda bodrum katlarinda

Gölgendi gecemi aydinlatan essiz lamba

Hep Kanlica'da Emirgan'da

Kandilli'nin kursuni safaklarinda

Seninle söylesip durdum bir ömrün baharinda yazinda

simdi onun birdenbire gelen sonbaharinda

Sana geldim ayaklarina kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim affa layik olmasam da

Ey çagdas Kudüs (Meryem)

Ey sirrini gönlünde tasiyan Misir (Züleyha)

Ey ipeklere yumusaklik bagislayan merhametin kalbi

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

Daglarin yikilisini gördüm bir Venüs bardaginda

Köle gibi satildim pazarlar pazarinda

Günesin sarardigini gördüm Konstantin duvarinda

Senin hayallerinle yandim düslerin civarinda

Gölgendi yansiyip duran bengisu pinarinda

Ölüm düsüncesinin beni sardigi su anda

Verilmemis hesaplarin korkusuyla

Sana geldim ayaklarina kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim affa layik olmasam da

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünüm benim

Ülkendeki kuslardan ne haber vardir

Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardir

Ask celladindan ne çikar madem ki yar vardir

Yoktanda vardan da ötede bir Var vardir

Hep suç bende degil beni yakip yikan bir nazar vardir

O sarkiya özenip söylenecek misralar vardir

Sakin kader deme kaderin üstünde bir kader vardir

Ne yapsalar bos göklerden gelen bir karar vardir

Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardir

Yanmissam külümden yapilan bir hisar vardir

Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardir

Sirlarin sirrina ermek için sende anahtar vardir

Gögsünde sürgününü geri çagiran bir damar vardir

Senden umut kesmem kalbinde merhamet adli bir çinar vardir

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili


Sezai Karakoç

MECNUN'DAN BALYOZ GİBİ CEVA



Mecnun Leyla'yı ararken farketmeden namaz kılan bir adamın önünden geçer. Adam hiddetlenip namazı bitirince seslenir Mecnun'a:

-Bre adam görmez misin namaz kılıyorum, hiç namaz kılan insanın önünden geçilir mi?

Mecnun gayet sakin bir tavırla o müthiş sözünü söyler:

-Ben Leyla'nın aşkından senin namaz kıldığını görmezken sen MEVLA'nın aşkıyla benim ordan geçtiğimi nasıl gördün!!!

Kimsesiz Hiç Kimse Yok



Hiç kimse yok kimsesiz
Herkesin var bir kimsesi
Ben bugün kimsesiz kaldım
Ey kimsesizler kimsesi

Kimse aradığım yollarda
Kimsesizlik kimsem oldu
Dinsin artık hicranın cana
Kimse aradığım yollar
Kimsesiz kimselerle doldu

Avnî (Fatih Sultan Mehmet)

İnşallah, Maşallah



İslam dünyası boyunca -ülke, kıta, şehir farketmez- nereye gitseniz yanınıza alabileceğiniz iki kelime var: İnşallah ve Maşallah. Bu iki kelime o kadar evrensel ki ne vizeye ihtiyaçları var ne pasaporta. Diledikleri gibi seyahat edebilirler tüm dünyada.

Bu sene İtalya’da verdiğim bir konuşmadan sonra yanıma gelen Filistinli yaşlı kadını hatırlıyorum. O sadece Arapça ve biraz da İtalyanca biliyordu. Bu iki dili de konuşamadığım için kadıncağızla anlaşamayız, konuşamayız sandım. Oysa o parmağıyla kitaplarımı, sonra da masanın üzerinde duran kalemimi işaret etti, gülümseyerek “Maşallah!” dedi. Ardından beni işaret edip eliyle bir çember çizdi havada, “İnşallah!” diye ekledi. Cümle kurmadan, İngilizce ya da Fransızca gibi ortak bir dile gerek duymadan, yanımıza çevirmen çağırmadan, sadece ve sadece bir “Maşallah” bir de “İnşallah” ile bana mesajını iletmeyi başardı o yaşlı kadın.

“Maşallah çok güzel yazıyorsunuz, inşallah tekrar gelin, tekrar kesişir yollarımız…”
Ben de gülümseyerek “inşallah” dedim.
“İnşallah, inşallah…” diye güldü ağız dolusu.

Tek farkı, o bu kelimeyi Arapçanın verdiği alışkanlıkla; a harfini açarak, yayarak. Ben Türkçeden gelen aksanla söyledim, daha hızlı, daha kapalı telaffuz ederek. Ama gayet rahat anladık birbirimizi.
Gündelik hayatımda üç kelimeyi çok sık kullandığımı fark ettim. Sırasıyla, “eyvallah”, “inşallah” ve “maşallah”. Birinci kelimeyi çok kullanmam zaman zaman etrafımdaki erkeklerden hayret dolu laflar işitmeme sebep oluyor. “Erkek lafıdır eyvallah, kadına yakışır mı bilmem!” diyenler dahi oldu.

Kelimelerin de mülkü varmış gibi. Oysa kadınlara yakışır eyvallah, hem de nasıl.
Gelelim “inşallah” ile “maşallah”a. Yakın arkadaşlarımın önemli bir kısmı ya damardan sol veya kökten liberal ya da feminist /postfeminist yahut nihilist çevrelerden gelir. Bunların önemli bir kısmı pozitivist-rasyonel insanlardır. Zaman zaman takılırlar bana: “şu derviş merviş işlerinden ne anlarsın bilmeyiz…” Senelerdir birbirimizi böyle kabullenmişiz. Ama ilk defa bu hafta sadece inançla ve ruhaniyetle ilgili meselelere farklı baktığımızı değil kelimeleri de farklı kullandığımızı gördüm. Nasıl mı? İnşallah kelimesi yüzünden…

Sevgili bir dostumla sohbet ederken geçenlerde, ikimizin de beklediği bir hadiseden söz açıldı. Ben de “inşallah” diyecek oldum. “Ne münasebet!” dedi arkadaşım cevaben. Tuhaf bir sessizlik oldu aramızda. Anladım ki o inşallah kelimesini negatif bir şey olarak algılıyor. Bir anlamda “olmayacak duaya amin demek”. Zaten gerçekleşme ihtimali düşük olan bir şeyi belirtiyor inşallah kelimesi ona göre. O da tepki gösteriyor. “İşimiz inşallaha maşallaha kaldıysa, iyi valla!” diyerek.
Oysa ben daha farklı kullanıyorum “inşallah” kelimesini. Olması kuvvetle muhtemel bir meseleden bahsederken, “son tahlilde Allah’ın izniyle olacak/olur” anlamında kullanıyorum. Benim gözümde inşallah kelimesini cümleye eklemek o işin gerçekleşme ihtimalinin düşük olduğunu göstermiyor katiyyen.

Bir temenni var inşallah kelimesinde, bir de tevazu var kanımca.

İlginçtir, ben “inşallah” kelimesiyle yurtdışında gayet sorunsuz derdimi anlatıyorum da kendi ülkemde farklı çevreler arasında bu kelimenin anlam yitirdiğine tanık oluyorum.

Elif ŞAFAK
07 Ağustos 2007, Salı
Ümmü Zer Gıfariyye (r.a)

Ümmü Zer Gıfariyye radıyallahu anhâ takvâ üzere yaşamayı hayatına düstur edinen bir hanım sahâbî!..
Müslüman olmadan önce kabilesi içinde putlara en çok ibadet eden bir kadın!..
Meşhur sahâbî Ebû Zer radıyallahu anh’ın âilesi!..
O Gıfar kabilesine mensuptur.
Ebû zer ile evlenmiştir.
Kocasının İslâm’a dâvetiyle müslüman olmuştur.
Asıl ismi kaynaklarda geçmemektedir.
Eşi ile birlikte takvalı bir hayat yaşadıkları için Ümmü Zer künyesiyle anılmıştır.

Ümmü Zer (r. anhâ) ve eşi Ebû Zer (r.a) zâhidâne bir ömür sürdükleri için dünyalık en küçük bir şeye sahib olamamışlardır. Onlar için asıl hayat ahiret hayatıydı. Bu düşünce ile zühd ve takvâyı tercih etmişlerdi.
Âhiret hedefli yaşadıkları için dünya sevgisi onların gönlüne girememişti. Dünyada birşeylere sahib olma duygu ve düşüncesi onları meşgul etmemiştir. Mal ve mülk edinme diye bir dertleri olmadığı için çok sâde bir hayat sürmüşler, zühd ve takvâ çizgisinde bir ömür geçirmişlerdir.

Onlar aile olarak aynı duygu ve düşünceleri paylaşabildikleri için ihtiyaçtan fazlasını yanlarında tutmamışlardır. Ellerine geçeni Allah yolunda infak etmişlerdir. Bu konuda öylesine titiz davranmışlardır ki, gece gelmişse gece, gündüz gelmişse gündüz dağıtmışlardır. İşte onlar ailecek bu ahlâk ile meşhur olmuşlar, zâhid ve âbid olarak tanınmışlardır.
Ümmü Zer (r. anhâ)’nın hayatında dönüm noktası teşkil eden üç önemli husûsiyet vardır.
Birincisi, gençliğinin ilk yıllarında putlara ibadet etmesi.
İkincisi, ömrünün sonunda kocası Ebû Zer (r.a)’ın vefatı.
Üçüncüsü, ailecek çektikleri sıkıntı, sürgün ve hicretleri.
Ümmü Zer (r.anhâ) müslüman olmadan önce Gıfaroğulları içinde putlara en çok ibadet eden bir kadındı. Kabilenin her evinde bir put vardı. Fakat en büyük put Ümmü Zer’in evinde idi. Hergün o putu temizler ve karşısına geçer ibadet ederdi. Putlara ibadette huzur bulacağını zannederdi.

Birgün Ebû Zer putlara yiyecek getirmek için yanlarına geldi. Takdis ve tazimde bulundu. İçmesi için önüne süt koydu. Biraz geri çekildi. Bir de ne görsün! Bir köpek geldi, sütü içti. Sonra da ayağını kaldırıp putun üzerine bevletti. Bu manzarayı izleyen Ebû Zer’in gönlünde bir çok sorular oluştu.
Kendi kendine:
“Bu putlara nasıl ibadet ederiz? Kendisine faydası olmuyor. Üstüne gelen zararı önleyemiyor. Biz nasıl onlardan medet bekleriz? Bu bir maskaralık değil mi?” diyerek zihninde şimşekler çakmağa başladı. Çok hürmetle ibadet ettiği putlar hakkında birçok şüpheler doğdu. Eve gelip ailesine şâhid olduğu manzarayı anlattı. Ümmü Zer’in de gönlünde sorular, şüpheler doğmasına vesile olan bu hâdise onların hidayete kavuşmalarına bir başlangıç oldu. Birlikte hak ve hakîkatı aramaya başladılar.

Onlar hak ve hakikat adına duydukları her haberi araştırmağa çalıştılar. Birgün Mekke’de putları inkar eden, insanları Allah’a dâvet eden son Peygamberin çıktığına dair haberler aldılar. Bu sevindirici haberi araştırmak üzere Ebû Zer kardeşi Uneys’i Mekke’ye gönderdi. Yeni din ve son Peygamber hakkında bilgi edinerek dönmesini istedi.

Memleketine dönen kardeşinin getirdiği bilgilerle gönlü tatmin olmayan Ebû Zer kendisi Mekke’ye gitti. Son peygamber Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem efendimizle buluştu. İslâm’la şereflendi.

Bir müddet Mekke’de kalıp İslâm’ı öğrendikten sonra tebliğ etmek üzere kabîlesine döndü. İlk olarak hanımı Ümmü Zer’i İslâm’a davet etti. O da tereddütsüz hemen kabul etti. Kelime-i şehâdet getirerek. İslâm’la şereflendi.
Ümmü Zer (r. anhâ) ile beyi Ebû Zer (r.a) aradıkları hakikate ulaşmışlardı. Huzur ve mutluluğa kavuşmuşlardı. Putları bir bir kırıp Allah’a ibadet etmeye başladılar. Günler, aylar, geçtikçe, gönüllerinde Allah ve Rasûlünün sevgisi çoğaldı. İslâm’ı aşkla yaşadıkça. Fakat Rasûlullah (s.a) efendimizden ayrı kalmaya dayanamıyorlardı. Hasret ve muhabbeti artık onları durduramadı. Hicret edip, efendimizin huzurunda yaşamak istediler. Hendek savaşından sonra Medine-i Münevvere’ye hicret ettiler.

İki Cihan Güneşi Efendimizin beldesinde yaşamaya başladılar. Mescidinden ayrılmadılar. İslâm’dan yeni öğrendikleri bilgileri hayatlarına geçirmek üzere yarıştılar.
Ebû Zer (r.a) mescidde Efendimizden duyduğu yeni bilgileri hanımı Ümmü Zer (r.anhâ)’ya aktarıyordu. Ümmü Zer (r. anhâ) bir hanım sahâbî olarak beyinden çok faydalı ilim öğrendi. Bir çok hadis-i şerif nakletti.
Bu iki Hak âşığı Resûl-i Ekrem (s.a) efendimizin dâr-ı bekâ’ya irtihallerinin ardından Medine’den ayrılıp Şam’a doğru yolculuğa çıktılar. Meşakkati ve sıkıntıyı tercih ettiler. Bu arada üç çocuklarını kaybettiler.

Şam’da insanların, sünneti seniyye çizgisinden uzaklaştıklarını görünce onları uyarmak üzere Ebû Zer (r.a) erkeklere, Ümmü Zer (r. anhâ) da hanımlara Kur’ân ve Sünnetten vaazlar yapmaya başladılar. Zühd ve takva üzere yaşayanlar azaldıkça tekrar Medine-i Münevvere’ye döndüler. Fakat bu sefer Rasûlullah (s.a) efendimizi görememenin hasretine dayanamadıkları için tekrar Medine’den ayrılmak istediler. Hz. Osman (r.a) onlara Rebeze’ye gidip yerleşmelerini tavsiye etti. Orada yalnızlık içerisinde iken Ebû Zer (r. anhâ) vefat eyledi.

Ümmü Zer (r. anhâ) tekrar Medine-i Münevvere’ye döndü. Çok geçmeden kısa bir müddet sonra o da vefât etti. Allah her ikisinden de râzı olsun.
Ümmü Zer (r. anhâ) pek çok hadis rivayet etmiştir. Bir tanesi şöyledir:
“Ben ve yetimi gözeten, cennette şöylece (iki parmağını birleştirdi) beraberiz.”
Bu mutlu aile hakkında Sevgili Peygamberimiz Hz. Aişe (r. anhâ) annemize:
“Ben senin için Ebû Zer’in Ümmü Zer’e davrandığı gibi davranıyorum.” buyurduğu rivayet edilir.

Hz. Aişe (r. anhâ) annemizden hâdise şöyle nakledilir:
“Ben birgün Rasûlullah (s.a)’ın yanında babamın cahiliye devrinde olan mallarıyla iftihar etmiştim. Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz bana: “Sus ey Aişe! Ben sana Ebû Zer’in Ümmü Zer’e davrandığı gibi davranıyorum.” buyurdu.

Ümmü Zer’den nakledilen bu sözün bir hikâyesi vardır. Şöyle ki:
“Vaktiyle arab kadınlarından on bir tanesi bir araya gelerek kocalarının âdetleri ve durumlarıyla ilgili olarak aralarında konuşmalar yapmışlar. Hepsi ayrı ayrı hitap ederek kocaları hakkında meth ve zemde bulunmuşlardır. Ümmü Zer (r. anhâ) de kocası hakkında şöyle demiştir:

“Benim kocam Ebû Zer’dir. O ne adamdır. Beni daima ferahlandırıp gönlümü hoş kılmıştır. Her ne söylersem sözüm reddedilmez.” diyerek methü senâda bulunmuştur.
Cenâb-ı Hak cümlemize aile içi mutluluklar lutfeylesin.
Ümmü Zer (r. anhâ) ile Ebû Zer (r.a)’ın şefaatlerine
nâil eylesin. Amin
.. .
__________________

http://www.birdamla.net/forum/ummu-zer-gifariyye-r-t4350.html

Mutlu Bir Yuva İçin

Hikmetine kurban olduğum Rabbim, sevdiklerini ağırlamak için dünya denilen bir misafirhane yaratmış, burayı dağlarla, denizlerle, ormanlarla, buzullarla, çöllerle donatmış binbir çeşit çiçekle, kuşla, sebze ve meyveyle süsleyip, "en güzel bir biçimde yarattığı" insanı bu misafirhaneye davet ederek, "Buyur, burada her şey senin için ve her şey senin emrinde" demiş... Yüce Rabbim varlığının alameti olan dünyamızdaki güzellikleri görüp, sonsuz kudretini anlayıp şükretmemizi istemiş, bu güzellikleri, nesiller boyu birçok insanın görmesini dilemiş, bu sebeple de, yeni nesillerin üreyip çoğalması için insanlara evliliği emretmiştir. "Evlenin" demenin yetmeyeceğini bilen güzel Mevlam, "Emrimi tutup bir yastığa baş koyan kullarım mutlu olsunlar" diye onları birbirine tanıtmış, iyi geçinmenin ve mutlu olmanın yollarını da göstermiştir. Sevgili Peygamberimiz, yüce Allah'ın bu konudaki buyruklarını açıklamış, bunun yanı sıra da erkeğin ve kadının ruhi ve bedeni özelliklerini anlatmış, karı kocanın karşılıklı görevlerini, bizzat kendileri yaşayarak göstermiş ve ayrıca hadislerinde de bildirmiştir. Elinizdeki bu kitapçık, bizi bizden daha iyi bilen yüce Rabbimizin ve sevgili Peygamberimiz'in "mutlu bir yuva için"gerekli emir ve öğütlerini içermekte ve bunların ışığında bazı hayat deneyimlerini yansıtmaktadır.


Prof. Dr. Yaşar Kandemir

"Ey Aişe, ilk günkü gibi, kördüğüm gibi..."

ÜMMÜ ZER HADİSİ

..........................
Hz. Aişe anlatıyor: Yemenli 11 kadının hikayesi..
.......
"Ey Aişe! Ben sana Ebu Zer'in Ümmü Zer'e nisbeti giyibim. Şu farkla ki Ebu Zer, Ümmü Zer'i boşadı. Ben seni boşamayacağım, biz beraber yaşayacağız."
- Ya Rasullah, beni nasıl seviyorsunuz?
-
Ey Aişe, ilk günkü gibi, kördüğüm gibi..."

ÜMMÜ ZER' HADİSİ


3279 - Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Onbir kadın oturup, kocalarının ahvalini haber vermede ve hiçbir şeyi gizlemiyecekleri hususunda birbirlerine kesin söz verip anlaştılar:

Birincisi (zemmederek): "Benim kocam (yalçın) blr dağın başındaki zayıf bir devenin eti gibidir. Kolay değil ki çıkılsın, semiz değil ki götürülsün '' dedi. (Yani kocasının sert mizaçlı, huysuz, gururlu oluşuna, ailenin kendisinden istifade etmediğine işaret etti.)

İkincisi (de zemmederek): "Ben kocamın haberini fâş etmek istemem, çünkü korkarım. Eğer zikretmeye başlarsam büyük-küçük herşeyini söyleyip bırakmamam gerekir, (bu ise kolay değil) '' dedi.. (Bu sözüyle kocasının çok kötü olduğuna işaret etti).

Üçüncüsü (zemmederek): "Benim kocam uzun boyludur, konuşursam, boşanırım, konuşmazsam muallakta bırakılırım '' dedi. (Bu da kocasının akılca kıt olduğunu belirtmek istedi).

Dördüncüsü (överek): "Kocam Tihâme gecesi gibidir. Ne sıcaktır, ne soğuktur. Ne korkulur, ne usanılır '' dedi.

Beşincisi: "Kocam içeri girince pars, dışarı çıkınca arslan gididir. Bana bıraktığı (ev işlerinden hesap) sormaz'' dedi.

Altıncısı: "Kocam, yedi mi (üst üste katlayıp) çokyer, içti mi sömürür, yattı mı sarınır. Benim kederimi anlamak için (elbiseme) elini sokmaz.'' (Bu da kocasının kendisiyle ilgilenmediğini, yiyip içmekten başka birşey düşünmediğini söylemek ister.)

Yedincisi: "Kocam tohumsuzdur (erlik yapmaktan acizdir). Her dert onundur (vücudunda çeşitli hastalıklar var). Başımı yarar, vücudumu yaralar, (bunları yapmak için) herşeyi toplar, (her eline geçeni kullanır, vurur) '' dedi.

Sekizincisi: "Onun (vücuduna) dokunmak tavşana dokunmak gibi (yumuşak)tır. Güzel kokulu bitki gibi hoş kokar" dedi.

Dokuzuncusu: "Kocamın direği yüksektir (evi rahattır), kılıcının kını uzundur (boylu posludur), ocağının külü çoktur, evi meclise yakın (misafırperver) bir adamdır'' dedi.

Onuncusu: "Kocam maliktir, hem de ne mâlik! Artık akıl ve hayalinizden geçen her hayra mâliktir. Onun çok devesi vardır. Develerin çökecek yerleri çok, yaylakları azdır. Çalgı sesini duydular mı helâk olacaklarını anlarlar. (Yani develer yayılmaya salınmaz, kesilmek üzere bekletilir, çalgı ve eğlence sesi duyunca kesileceklerini anlarlar demektir.)

Onbirincisi: "Kocam Ebu Zerr'dir. Amma ne Ebu Zerr'dir! Anlatayım: Kulaklarımı zinetlerle doldurdu, bazularımı yağla tombullaştırdı. Beni hoşnut kıldı, kendimi bahtiyar ve yüce bildim. O beni Şıkk denen bir dağ kenarında bir miktar davarla geçinen bir âilenin kızı olarak buldu. Beni atları kişneyen, develeri böğüren, ekinleri sürülüp daneleri harmanlanan müreffeh ve mesud bir cemiyete getirdi. Ben onun yanında söz sahibiyim, hiç azarlanmam. (Akşam) yatar sabaha kadar uyurum. Doya doya süt içerim. Ebü Zerr'in annesi de var: Ümmü Ebü Zerr. Ama o ne annedir! Onun zahire anbarları büyük, hararları iri, evi geniştir.

Ebü Zerr 'in oğlu da var. Ama ne nezaketli gençtir o. Onun yattığı yer, kılıcı çekilmiş kın gibidir. Onu dört aylık bir kuzunun tek budu doyurur, (az yer). Ebu Zerr'in bir de kızı var. Ama o ne terbiyelidir. Babasına itaatkârdır. Anasına da itaatkârdır. Vücudu elbisesini doldurur. Endamıyla (kuma ve akranlarını) çatlatır.

Ebu Zerr'in bir de câriyesi var. O ne sadakatli, ne iyi câriyedir. Aile sırrımızı kimseye söylemez, evimizin azığını asla ifsad ve israf etmez, evimizde çer çöp bırakmaz, temiz tutar. Nâmusludur, eve kir getirmez.

Bir gün Ebu Zerr evden çıktı. Her tarafta süt tulumları yağ çıkarılmak için çalkalanmakta idi. Yolda, bir kadına rastladı. Kadının, beraberinde, pars gibi çevik iki çocuğu vardı, koltuğunun altından kadının memeleriyle oynuyorlardı. (Kocam bu kadını sevmiş olacak ki) beni bıraktı, onunla evlendi. Ondan sonra ben de şeref sâhibi bir adamla evlendim. O da güzel ata binerdi. Hattî mızrağını alır ve akşam üzeri deve ve sığır nev'inden birçok hayvan sürer, bana getirirdi. Getirdiği her çeşit hayvandan bana bir çift verirdi. (Bu kocam da bana:)

"Ey Ümmü Zerr! Ye, iç ve akrabalarına ihsanda bulun! '' derdi. Ümmü Zerr der ki: "Buna rağmen, ben bu ikinci kocamın bana verdiklerinin hepsini bir araya toplasam, Ebu Zerr'in en küçük kabını dolduramaz."

Bu hadisi rivayet eden Hz. Aişe der ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (gönlümü almak için):

"Ey Aişe, buyurdular, ben sana Ebu Zerr'in Ümmü Zerr'e nisbeti gibiyim. (Şu farkla ki Ebu Zerr Ümmü Zerr'i boşamıştır, ben seni boşamadım. Biz beraber yaşayacağız).''

Buhari, Nikâh 82 ; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe 92, (2448).

3280 - Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: "Bir mü'min erkek, bir mü'minn kadına buğzetmesin. Çünkü onun bir huyunu beğenmezse başka bir huyunu beğenir."

Müslim, Rada 61, (1469).

3281 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam:

"(Ey kadınlar topluluğu!) Ben, akıl sahiplerine aklı ve dini nakıs olanlardan galebe çalan sizin kadarını hiç görmedim!" demişti. İçlerinden dirayetli bir kadın:

"Bizim aklımızın ve dinimizin noksanlığı nedir?" diye sordu.

"Aklınızın noksanlığı, şahidlikte, iki kadının şehadetinin bir erkek şehadetine denk olmasıdır. Dindeki noksanlık ise, ay hali sebebiyle) ramazanda oruç yemeniz ve bazı günler namaz kılmamanızdır" cevabını verdi."

Ebu Davud, Sünnet 16, (4679). Bu, Sahiheyn'de geçen uzunca bir hadisten bir parçadır. Müslim, İman 132, (79); Buhari Hayz 6; İbnu Mace, Fiten 19, (4003).

3282 - Üsame İbnu Zeyd (radıyallahu anhüma) anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Erkeklere kendimden sonra kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım."

Buhari, Nikah 17; Müslim, Zikr 97, (2740); Tirmizi, Edeb 31, (2781).

3283 - Mutarrıf İbnu Abdillah'ın anlattığına göre, bu zatın iki hanımı vardı. Bunlardan birinin yanından çıkmıştı. Geri dönünce, hanımı: "Falan hanımın yanından geliyor olmalısın!'' dedi. Mutarrıf: "Hayır, dedi İmrân İbnu Husayn'ın yanından geliyorum. O bana Resulullah'ın şu sözünü nakIetti:

"Cennet sakinlerinin en azı kadınlardır.''

Müslim, Zikir 95, (2738).

3284 - Ebu Sa'id (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Şüphesiz ki Kıyamet günü, Allah'ın en çok ehemmiyet vereceği emanet, kadın-koca arasındaki emanettir. Kadınla koca bir-biriyle içli dışlı olduktan sonra, kadının esrarını erkeğin neşretmesi, o gün en büyük ihanettir."

Müslim, Nikâh 123, (1437); Ebu Dâvud, Edeb 37, (4870).

3285 - Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bana:

"Ben senin bana kızdığın ve benden razı olduğun zamanları biliyorum'' buyurdular. Ben: "Bunu nereden anlıyorsunuz?" diye sordum.

"Benden râzı oldun mu bana: "Hayır Muhammed'in Rabbine yemin olsun! '' diyorsun. Bana öfkeli olunca: "Hayır! İbrahim'in Rabbine yemin olsun!'' diyorsun'' dedi. Ben:

"Doğru, ey Allah'ın Resulü, ben sadece senin adını terkederim?" dedim.''

Buhari, Nikâh 108, Edeb 63; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, 90, (2439).


http://www.enfal.de/kutub/ummi-zer.htm

Gelseydin


Sevgili!

Ümmü Mektum gibi
Seni görmeden sana sesleniyoruz
Alıp verdiğin nefesi duyar gibi
Sanki açınca gözlerimizi
Seni görecekmişiz gibi
Sana sesleniyoruz.
Senin huzurunda ses yükselmez.
Edeple konuşulur; edeple susulur.
Hele biz ki bu kapının dilencileri,
El açıp beklemekten başka
Bize bir şey düşmezdi ama
Şu araya giren yıllar olmasa
Medine’ne uzak yollar olmasa
İsmin anılınca yürek yanmasa
Kapında beklemekten başka
Bize bir şey düşmezdi.
Bekliyoruz Sultânım!
Rüyada olsa bile
Belki teşrif edersin diye
Hem de hiç kimseyi beklemediğimiz gibi.
Seni bekliyoruz.
Gelseydin,
Bizim için cennet olurdu gelişin.
Gelseydin,
Saadetli asrından gönderdiğin selâmını,
'Kardeşlerim' deyişini
Birbirimize nasıl anlattığımızı görürdün.
Gelseydin,
Dolaşsaydın sofralarımızı,
Bir tabak fazla görecektin,
Bir bardak, bir kaşık fazla...
Ve sofrada bir yer boş,
Baş köşe! ..
Ola ki Sen(A.S.M.) lutfeder gelirsin diye.
Gelseydin,
Dolaşsaydın gecelerimizi,
O 'Kutlu Doğum' gecelerini,
Anneler görecektin.
Yeni doğmuşsun gibi,
Yeryüzünü yeni teşrif etmişsin gibi,
Mışıl mışıl uyuyasın diye
Seni sabahlara kadar
Hayalen ayaklarında sallayan anneler görecektin.
Sevgili!
Gelseydin,
Medine-i Münevvere'den dünyaya yayılan Ashabın gibi,
Eyyüb Sultan gibi,
Kab bin Malik gibi,
Bir fecir vaktinde,
Henüz yirmisinde yirmi beşinde,
Bırakarak yurtlarını ocaklarını,
Hedeflerine ilahi rızayı koyan,
Arkalarına bakmayı ar sayan,
Yiğitler görecektin.
Onlar senin yiğidin,
Elleri, o öpülesi elleri,
Kimbilir hangi memleketin zemheri soğuklarında üşürken,
Senin köyünün hayaliyle ısındılar.
Gelseydin,
Gecenin zifiri karanlığında,
Uykunun en tatlı aralığında,
Rabiatül Adeviyye gibi Rabbiyle başbaşa
Gençler görecektin.
Gözyaşı dökerken günahlarına,
Veysel Karani'den istediğin gibi,
İnsanlığa dua eden gençler görecektin.
Gelseydin,
Asr-ı saadet gibi olmasa da,
Koklanmaya değer güllerimiz vardı.
Yine senin ikliminde yetişen.
Ama sen gelseydin,
Dikenler bile gül kokardı EFENDİM(A.S.M.) ! ! !
Seninle göz göze gelmeden gizli gizli seni seyretmek...
Hz.Vahşi gibi...
Hani sen Hane-i Saadet'ten Mescid-i Nebevi'ye giderken
Aişe annemiz ardından hayran hayran bakardı.
Seni mescidin önünde bekleyen Ashabı'nınsa
Bakışları yerdeydi.
Edepten göz göze gelmezlerdi.
Sende(A.S.M.) tebessüle nazar ederdin.
Mütebessim çehreni bir Ebu Bekir(R.A.) görürdü,
Bir de Ömer(R.A.) ...
Şimdi okununca Ezan-ı Muhammedi
Pencerelerde, kapı önlerinde,
Seni(A.S.M.) bekleyen nemli gözler var.
Gelseydin,
Ve yürüyüp geçseydin önümüzden,
Gülleri bayıltan o enfes kokunu çekerdik içimize.
Sevgili!
Hakiki aşıkların sana doğru uçarken
Bizim bu yaptığımız yolda emeklemekti.
Dünya güzelliğiyle kollarını açarken
Bize düşen el açıp kapında beklemekti.
Sevgili!
Bekliyoruz! ...

Dursun Ali Erzincanlı