Neden mi üç harf beş nokta. Çünkü aşk ya da ışk kelimesi ayn, şın ve gaf harflerinden ve bu harflerin üzerindeki üç noktadan müteşekkilde ondan.
Harflerle sınırlı, noktalarca sınırsı... Dur-durak bilmeyen, engel tanımayan
Girdiği her yerde baş tacı
Sultanlar sultanı, gönüller ilacı
Hükümranlığı ile dillere destan. Bütün canlar O’ndan, O’nunla, O’na hayran
Aşk deyince sarsılır âlem
Ne arş kalır, ne kürsî ne de levh u kalem. Serâpâ kaplamıştır her yanı. Görünen, görünmeyen ne varsa hepsine can.
Cana can katan ölümsüzlük iksiri, tüm canlara cânân. En kutsal yasa, en büyük tasa ve en küçük; devâsâ. Aşk; hareketsiz sükun, sükunetsiz hareket. Aşk; kelimelere sımayan bereket. Aşk; dibi görünmeyen bir derya.
Yusuf’un güzelliğine tutulan Züleyha. Kimi zaman Ferhad, kimi zaman Şîrin, kimi zaman Mecnun ile Leylâ…Ne uzunluk, ne derinlik, ne de genişlik. Noktanın sonsuzluğu bu! Noktanın sonsuzluğu kadar AŞK, AŞK’ın sonsuzluğu kadar nokta.
Her şey bir noktadan sudur eder, her şey bir noktada sükun bulur. Varını-yoğunu AŞK’a verdiren bir yoksulluk macerası bu! AŞK’ın hükmüne râm olan Aşk süvarilerin yolculuğu bu! Aşk’ın Hükümranlığı ile Aşk’ın kılavuzluğunda…
Âşık maşukunun kulu, kölesidir. Aşıkın sahip olduğu her şey sevgilisine aittir. Gerçek aşık Mevlası karşısında hiçbir şeye malik olmadığını idrak edendir. Kul kendi varlığının gerçek sahibinin de Mevlası olduğu şuuruna varınca yokluk mertebesine ulaşır. Yokluğa eriştiğinde ise geriye sadece Mevlâsı kalmıştır. Böyle bir yokluğun fânisi Ahmedî, cümle varını dosta veren yoksullardandır:
Bu dünya pazarında sermaye altın, gümüş ve paradır. Bir kimsenin bunlar olmadan bir şey almaya gücü yetmez. Hakikat pazarında ise sermaye aşk, muhabbet ve bunun neticesinde elde edilen yokluktur. Bunlar olmaksızın da hakikat pazarından bir meta almak mümkün değildir. Bu meydanda altın, gümüş ve ipek elbiselere kul olanların, hakikat pazarında yeri yoktur.
Çünkü aşıklık menzilinde varlık, yolculuğa en büyük engeldir. “Bütün alem bu sebepten yolu şaşırdı
” buyuruyor Hz
Mevlana ve devam ediyor. “Çünkü yok olmaktan, varlıklarını yok etmekten korktular. Halbuki o yokluk onlara felâh getirdi. Saadetle dirilmek isteyen kimseye iradesiyle ölmek lazım geldi.”
Mustafa Sâfî Hz.leri “Sen çık aradan, Kalsın seni Yaradan” diye terennüm ederek mahv-u perişan olmaya mahkum bulunan bu suret aleminde ölmeden evvel öl, yani bütün beşeri hallerinden ve emellerinden soyun “yaradan kalsın” demek istiyordu
Nitekim “Ete kemiğe büründüm, Yunus oldum göründüm” diyen zat-ı şerif de koca kitapların özünü iki cümlede tamamlamıştı.
Gönüllerde aşk dalgalanmalı kabarmalı. Varlık şehirleri yıkılıp yağmalanmalı.Yokluktan aşkla yola çıkan yolcunun gecesi her vakit vuslat lambasıyla aydınlanır. Ahmed Gazâli, şu sözlerle hakikat yolcusuna yol gösteriyor: “Bizim binitimiz yokluktan aşkla yürüdü. Gecemiz her zaman vuslat lambasıyla aydınlıktır.”
Gecesini vuslat lambasıyla aydınlatanların kalbi, o parlayan sonsuz ışık karşısında tıpkı altının civada erimesi gibi erimiş, benliğini yok etmiştir. “Yoldaki engel sensin Hafız, kalk ortadan!” diyen şair Hafız da içindeki varlık duygusunu kovmak ve yoluna devam edebilmek için kendine seslenmektedir.
Hakikat yolcuları kendileri ile uğraşmaktan ve iç alemlerine yönelmekten dolayı etraflarında olup bitenlerden dahi habersizdirler. Maşuktan başkasıyla ilgilenmekten haya ederler. Yâre giden yolda yolculuğu aksatacak, vuslatı geciktirecek her ne var ise ondan uzak durmaya çalışırlar.
O kimseler, Allah’ın bütün hareket ve davranışlarını izlediğini bildikleri için Allah’tan utanır, tevazu ile boyun eğerler. Allah’tan utandıkları için bir kez olsun başlarını gökyüzüne doğru kaldırıp bakamazlar.
İmam-ı Hasan bir meclis kurmuş
Bir mesele üzerinde Hz
Ali’nin haklı hareketini haksız bulanlara karşı müdafaaya geçmiş. Nihayet karar verilmiş “En bîtaraf hakem dağlarda gezen Mecnun’dur. Çağırıp onun hakemliğine müracaat edelim” demişler
Çağırmışlar, derinden derine meseleyi ona açmışlar. Anlatmışlar karar bekliyorlar
Mecnun etrafına bakınmış. “Vallahi demiş bu meselede Leylâ haklıdır.” Neden böyle söylemiş Mecnun çünkü o hep Leyla’sı ile meşgulmüş de ondan. Hep alışverişi Leyla’sı ile
Aşıklar böyledir işte...
Bir meclise bir zatı davet etmişler, bakmışlar ki gömleği kirli. Birisi demiş ki “yahu şu gömleğini bir yıkasana.” Cevap vermiş “yıkıyorum yine kirleniyor.” Öteki “yine yıka” demiş. O zat da “yine kirlenecek” demiş. Öteki “yine yıka” deyince, “e birader biz bu âleme boyuna gömlek yıkamaya gelmedik ya yapacak başka işlerimiz de var” demiş.
Hakikaten bu aleme boyuna gezmeye gelmedik, yiyip içmeye, yatıp kalkmaya gelmedik. Bu âlem de bir de huzur ve aşk neşesi var onu tatmadıktan, ona devam edip sevmeyi, sevilmeyi öğrenmedikten sonra dünyanın ne kıymeti var değil mi?
Hz
Mevlana’ya bir talebesi “aşk nedir?” diye soruyor
O da ayağa kalkıyor, sağ avucunu semaya sol avucunu yere baktıracak şekilde uzatıyor, boynunu sola büküp sağa bakıyor ve dönmeye başlıyor
Kendisi mihverde dönerken talebeleri de hem kendi etraflarında, hem de Hz
Mevlana’nın etrafında dönüyorlar. Güneş manzumesini tanzir ediyorlar. Ve o kişiye cevâben aşkın tarifinde “Ben ol da gör” buyuruyor. Yani aşk, ancak yaşanılarak anlaşılabilen bir mefhum. Aşk öyle ağır, öyle ağır kurşundan bir yüktür ki, dağlara yüklesen dağlar kaldıramaz.
Aşk tarif edilmez
Ancak âşık olmakla onun hakikati anlaşılır. Harfler ve kelimeler onu tarifte acizdir. Malum ya sözleri tanzim eden akıldır. O aciz kalınca sözün zuhuruna meydan kalır mı? Yine Mevlana aşk aleminde “Akl-ı maaş yani yemek içmek gibi maddi şeyleri düşünen akıl, çamura batmış eşeğe benzer” diyorlar. Diğer taraftan Fahr-i âlem Efendimiz: “Akıl, ubudiyyeti eda içindir. Rububiyyeti idrâk edemez.” buyuruyor.
Vedûd isminin sahibi dilerse, dilediği kimseye aşkının kâsesinden öyle bir zevk sunar ki, onu içenlerin susuzluğu artar. Susuzluğu arttıkça O’na yakın olma şevki ziyadeleşir. Ancak ne içtiği onu kandırır, ne de yakınlık gönlüne merhem olur.
Yine, "Biz aşkın çocuğuyuz, aşk bizim annemizdir" diyen Mevlana, bakın aşk acısı hakkında neler söylüyor: "Allah'ın aşkı beni acılarla viran etmiş, yakmış yıkmış ne çıkar, nice sultan sarayı harabeleri altında, padişah hazineleri gömülü değil midir?" Aşk acısı öyle ki, insanı olgunlaştırıyor, sabır gücünü arttırıyor, şükretmeyi ve tamah etmeyi sağlıyor
En önemlisi de gönlü genişletiyor
Öyle genişliyor ki gönül, aşkın gücü acıyı yeniyor
Aşk eğitimi ile nefsini terbiye eden insan, aşırılıklarını yok ediyor
Adamın bir çırağı varmış
Çırak, daima şikayet edermiş
Adam gibi olan adam, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp çocuğa içirmiş
Çocuk büyük bir hiddetle ağzındaki suyu püskürtmüş
Bu sefer usta, aynı miktar tuzu tatlı suyu olan bir göle boşaltmış
Çocuk buradan bir bardak su içince ferahlamış
Adam demiş ki, "gördün mü yavrum; iş acı ve dünya sıkıntılarında değil
Belayı bela bilen dar bir gönüle sahip olacağına, aşkın ile ruhunu öyle bir genişlet ki acı ve sıkıntılar, içinde yok olup, mutluluklar zuhur etsin
"
Bu mevzuda temsili bir hikaye anlatılır; "Akıl" adlı ihtiyar, "Fikir" adlı çocuğunu, "Aşk" denilen bir mektebe yazdırır
Çocuk orada bir harf bile öğrenemez
Fakat bu mektebe bir gün fikir olarak değil, gönül olarak gitme lüzumunu hissedince, kitap çantasını elinden atar
Artık aşkın yolunu bulmuştur
"Akıl ve zeka taslamak İblis'ten, aşk ise Adem'den" der Mevlana
Yanlış anlamayın, akıl bir kenara itilmiş veya önemini yitirmiş değil burada
Anlatılmak istenen; din için akıl ne denli önemliyse, aşkın da en az onun kadar, hatta ondan daha fazla önemli olması
Nasıl mı? Çünkü aşk imana, ibadete tat verendir
Akıl, kapının eşiğine kadar getirir, ama içeri koymaz
Eşikten içeriye aşkla girilir der sufiler; aşk potasında erimeyen, nefisten gelen iyiliğin iyilik, ibadetin ibadet, imanın iman olmadığını, hatta aklın bile akıl olmadığını anlatırlar
Dahası aşkın, bir üst akıl, merkezi kalp olan bir akıl olduğuna inanırlar
Fahr-i âlem Efendimiz bir çok ibâdetlerden sonra kendi akıllarıyla arkadaş olarak, yani mücadeleye son vererek gönül huzurunu elde ettikten sonra hakikat alemine miraç etmişler, kul olarak Rabbin huzuruna gitmişler
Fakat akıl, her şeyi görmek isteyen akıl, madde aleminden başka bir şey bilmeyen akıl, aczini itiraf edince halkımızın da refref diye tanıdıkları aşk kızağına binmişler ve sonsuz bir aleme seyrana çıkmışlardır
Dönüşte Kur'ân-ı Kerîm dediğimiz Hakk’ın kelâmını bizlere hediye olarak getirmiştir
İçinde Cenâb-ı Hakk’ın azametini gösteren ayetler, bizim iyiliğimiz için yapılmaması lazım gelen işler, doğru yola gidenlere vaad olunan mükafatlar, kabahat yapanlara cezalar, ibretli kıssalar yazılıdır
Kur'ân-ı Kerîm bir bakımdan aşıkların mâşûku olan Hz
Allah’tan kullara gönderilmiştir
Yani maşuktan âşığa emir ve nasihatlerle oludur
Bir başka açıdan baktığımızda Kur'ân-ı Kerîm âşıktan mâşuka gönderilmiştir
Çünkü ana bana çocuklarının üzerine titrerler ve iyi olmasını isterler
Ressam, heykeltıraş, mimar gibi herhangi bir sanatkar, eserinin hatasız olmasını ister
Cenâb-ı Allah da sevdiği, övdüğü, âşık olduğu insanların gayet tabiî ki çok çok iyi olmalarını ister
“Kişi sevdiğinin üzerine pervâne gerek” derler
İşte sevgili dostlar, biz mâşuk idik, sevgi ve muhabbet dolu olarak yaratıldık
Allah ile kul arasında pek kuvvetli bağlar vardır
Hepsi aşkla düğümlenir
Aşıklık, maşukun yaralı halidir
İştiyakın tahammül edilmez olduğu bir zamanda gurbetin ve hasretin son demleridir
İnsan da kendini yaratana, kendini ve alemleri yaratan ve bir nizam tahtında cereyan eden bu kainat manzumesin bir tek sahibine aşık olmalıdır
Vefakarlık, sadakat ve olgunluk nişanesidir
Aşık olmayanlar, olamayanlar tam devrini yapamayan varlıklardır
İşte aşk ehli, gönül ehli olanlar da o Kur'ân-ı Kerîm’i gönlünde bulmuş, okumuş, okutma yolunda gayret göstermiş kimselerdir
Bu alemde onlar da gizlenmiştir
Aşık olanın da başkalarına aşk aşılamaları gayet normaldir
Ve kutsî bir arzudur bu
Aşk bütün vücudu istila ederse Allah’ın ve Peygamberinin rengine boyanmış olur
O vücudun uzuvlarından işleyen Cenab-ı Hak’tır
O vücut sahibine konuşan Kur’an derler
Çünkü sözü Kur’an’dan hariç değildir
Söylenebilecek en güzel şeyleri yine de aşıklar söylüyor
Mesela Yunus Emre
"Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez" diyerek, aşkın insanı nasıl diri tuttuğunu, aşka sarılan ruhun nasıl ölümsüz olduğunu anlatıyor
İsterseniz tekrar Mevlana'ya kulak verelim ve aşkın gücünü anlayalım, "Aşk, denizi bir çömlek gibi kaynatır; aşk, dağı kum gibi ezer, dağıtır; gökyüzünü çatlatır, yüzlerce yarık açar; aşk sebepsiz yere yeryüzünü bitirir
"
Aşıklar kendilerinden geçerek maşukta fani oldukları için onlar Hak’tan başka varlık bilmezler
Yüzünü gözünü maşuktan ayırmayanlar başkasını görmezler ki; suretin güzelliğini, çirkinliğini, ayıbını, kusurunu görsünler
Harflerle sınırlı, noktalarca sınırsı... Dur-durak bilmeyen, engel tanımayan
Girdiği her yerde baş tacı
Sultanlar sultanı, gönüller ilacı
Hükümranlığı ile dillere destan. Bütün canlar O’ndan, O’nunla, O’na hayran
Aşk deyince sarsılır âlem
Ne arş kalır, ne kürsî ne de levh u kalem. Serâpâ kaplamıştır her yanı. Görünen, görünmeyen ne varsa hepsine can.Cana can katan ölümsüzlük iksiri, tüm canlara cânân. En kutsal yasa, en büyük tasa ve en küçük; devâsâ. Aşk; hareketsiz sükun, sükunetsiz hareket. Aşk; kelimelere sımayan bereket. Aşk; dibi görünmeyen bir derya.
Yusuf’un güzelliğine tutulan Züleyha. Kimi zaman Ferhad, kimi zaman Şîrin, kimi zaman Mecnun ile Leylâ…Ne uzunluk, ne derinlik, ne de genişlik. Noktanın sonsuzluğu bu! Noktanın sonsuzluğu kadar AŞK, AŞK’ın sonsuzluğu kadar nokta.
Her şey bir noktadan sudur eder, her şey bir noktada sükun bulur. Varını-yoğunu AŞK’a verdiren bir yoksulluk macerası bu! AŞK’ın hükmüne râm olan Aşk süvarilerin yolculuğu bu! Aşk’ın Hükümranlığı ile Aşk’ın kılavuzluğunda…
Âşık maşukunun kulu, kölesidir. Aşıkın sahip olduğu her şey sevgilisine aittir. Gerçek aşık Mevlası karşısında hiçbir şeye malik olmadığını idrak edendir. Kul kendi varlığının gerçek sahibinin de Mevlası olduğu şuuruna varınca yokluk mertebesine ulaşır. Yokluğa eriştiğinde ise geriye sadece Mevlâsı kalmıştır. Böyle bir yokluğun fânisi Ahmedî, cümle varını dosta veren yoksullardandır:
Bu dünya pazarında sermaye altın, gümüş ve paradır. Bir kimsenin bunlar olmadan bir şey almaya gücü yetmez. Hakikat pazarında ise sermaye aşk, muhabbet ve bunun neticesinde elde edilen yokluktur. Bunlar olmaksızın da hakikat pazarından bir meta almak mümkün değildir. Bu meydanda altın, gümüş ve ipek elbiselere kul olanların, hakikat pazarında yeri yoktur.
Çünkü aşıklık menzilinde varlık, yolculuğa en büyük engeldir. “Bütün alem bu sebepten yolu şaşırdı
” buyuruyor Hz
Mevlana ve devam ediyor. “Çünkü yok olmaktan, varlıklarını yok etmekten korktular. Halbuki o yokluk onlara felâh getirdi. Saadetle dirilmek isteyen kimseye iradesiyle ölmek lazım geldi.”Mustafa Sâfî Hz.leri “Sen çık aradan, Kalsın seni Yaradan” diye terennüm ederek mahv-u perişan olmaya mahkum bulunan bu suret aleminde ölmeden evvel öl, yani bütün beşeri hallerinden ve emellerinden soyun “yaradan kalsın” demek istiyordu
Nitekim “Ete kemiğe büründüm, Yunus oldum göründüm” diyen zat-ı şerif de koca kitapların özünü iki cümlede tamamlamıştı.Gönüllerde aşk dalgalanmalı kabarmalı. Varlık şehirleri yıkılıp yağmalanmalı.Yokluktan aşkla yola çıkan yolcunun gecesi her vakit vuslat lambasıyla aydınlanır. Ahmed Gazâli, şu sözlerle hakikat yolcusuna yol gösteriyor: “Bizim binitimiz yokluktan aşkla yürüdü. Gecemiz her zaman vuslat lambasıyla aydınlıktır.”
Gecesini vuslat lambasıyla aydınlatanların kalbi, o parlayan sonsuz ışık karşısında tıpkı altının civada erimesi gibi erimiş, benliğini yok etmiştir. “Yoldaki engel sensin Hafız, kalk ortadan!” diyen şair Hafız da içindeki varlık duygusunu kovmak ve yoluna devam edebilmek için kendine seslenmektedir.
Hakikat yolcuları kendileri ile uğraşmaktan ve iç alemlerine yönelmekten dolayı etraflarında olup bitenlerden dahi habersizdirler. Maşuktan başkasıyla ilgilenmekten haya ederler. Yâre giden yolda yolculuğu aksatacak, vuslatı geciktirecek her ne var ise ondan uzak durmaya çalışırlar.
O kimseler, Allah’ın bütün hareket ve davranışlarını izlediğini bildikleri için Allah’tan utanır, tevazu ile boyun eğerler. Allah’tan utandıkları için bir kez olsun başlarını gökyüzüne doğru kaldırıp bakamazlar.
İmam-ı Hasan bir meclis kurmuş
Bir mesele üzerinde Hz
Ali’nin haklı hareketini haksız bulanlara karşı müdafaaya geçmiş. Nihayet karar verilmiş “En bîtaraf hakem dağlarda gezen Mecnun’dur. Çağırıp onun hakemliğine müracaat edelim” demişler
Çağırmışlar, derinden derine meseleyi ona açmışlar. Anlatmışlar karar bekliyorlar
Mecnun etrafına bakınmış. “Vallahi demiş bu meselede Leylâ haklıdır.” Neden böyle söylemiş Mecnun çünkü o hep Leyla’sı ile meşgulmüş de ondan. Hep alışverişi Leyla’sı ile
Aşıklar böyledir işte...Bir meclise bir zatı davet etmişler, bakmışlar ki gömleği kirli. Birisi demiş ki “yahu şu gömleğini bir yıkasana.” Cevap vermiş “yıkıyorum yine kirleniyor.” Öteki “yine yıka” demiş. O zat da “yine kirlenecek” demiş. Öteki “yine yıka” deyince, “e birader biz bu âleme boyuna gömlek yıkamaya gelmedik ya yapacak başka işlerimiz de var” demiş.
Hakikaten bu aleme boyuna gezmeye gelmedik, yiyip içmeye, yatıp kalkmaya gelmedik. Bu âlem de bir de huzur ve aşk neşesi var onu tatmadıktan, ona devam edip sevmeyi, sevilmeyi öğrenmedikten sonra dünyanın ne kıymeti var değil mi?
Hz
Mevlana’ya bir talebesi “aşk nedir?” diye soruyor
O da ayağa kalkıyor, sağ avucunu semaya sol avucunu yere baktıracak şekilde uzatıyor, boynunu sola büküp sağa bakıyor ve dönmeye başlıyor
Kendisi mihverde dönerken talebeleri de hem kendi etraflarında, hem de Hz
Mevlana’nın etrafında dönüyorlar. Güneş manzumesini tanzir ediyorlar. Ve o kişiye cevâben aşkın tarifinde “Ben ol da gör” buyuruyor. Yani aşk, ancak yaşanılarak anlaşılabilen bir mefhum. Aşk öyle ağır, öyle ağır kurşundan bir yüktür ki, dağlara yüklesen dağlar kaldıramaz.Aşk tarif edilmez
Ancak âşık olmakla onun hakikati anlaşılır. Harfler ve kelimeler onu tarifte acizdir. Malum ya sözleri tanzim eden akıldır. O aciz kalınca sözün zuhuruna meydan kalır mı? Yine Mevlana aşk aleminde “Akl-ı maaş yani yemek içmek gibi maddi şeyleri düşünen akıl, çamura batmış eşeğe benzer” diyorlar. Diğer taraftan Fahr-i âlem Efendimiz: “Akıl, ubudiyyeti eda içindir. Rububiyyeti idrâk edemez.” buyuruyor.Vedûd isminin sahibi dilerse, dilediği kimseye aşkının kâsesinden öyle bir zevk sunar ki, onu içenlerin susuzluğu artar. Susuzluğu arttıkça O’na yakın olma şevki ziyadeleşir. Ancak ne içtiği onu kandırır, ne de yakınlık gönlüne merhem olur.
Yine, "Biz aşkın çocuğuyuz, aşk bizim annemizdir" diyen Mevlana, bakın aşk acısı hakkında neler söylüyor: "Allah'ın aşkı beni acılarla viran etmiş, yakmış yıkmış ne çıkar, nice sultan sarayı harabeleri altında, padişah hazineleri gömülü değil midir?" Aşk acısı öyle ki, insanı olgunlaştırıyor, sabır gücünü arttırıyor, şükretmeyi ve tamah etmeyi sağlıyor
En önemlisi de gönlü genişletiyor
Öyle genişliyor ki gönül, aşkın gücü acıyı yeniyor
Aşk eğitimi ile nefsini terbiye eden insan, aşırılıklarını yok ediyor
Adamın bir çırağı varmış
Çırak, daima şikayet edermiş
Adam gibi olan adam, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp çocuğa içirmiş
Çocuk büyük bir hiddetle ağzındaki suyu püskürtmüş
Bu sefer usta, aynı miktar tuzu tatlı suyu olan bir göle boşaltmış
Çocuk buradan bir bardak su içince ferahlamış
Adam demiş ki, "gördün mü yavrum; iş acı ve dünya sıkıntılarında değil
Belayı bela bilen dar bir gönüle sahip olacağına, aşkın ile ruhunu öyle bir genişlet ki acı ve sıkıntılar, içinde yok olup, mutluluklar zuhur etsin
"Bu mevzuda temsili bir hikaye anlatılır; "Akıl" adlı ihtiyar, "Fikir" adlı çocuğunu, "Aşk" denilen bir mektebe yazdırır
Çocuk orada bir harf bile öğrenemez
Fakat bu mektebe bir gün fikir olarak değil, gönül olarak gitme lüzumunu hissedince, kitap çantasını elinden atar
Artık aşkın yolunu bulmuştur
"Akıl ve zeka taslamak İblis'ten, aşk ise Adem'den" der Mevlana
Yanlış anlamayın, akıl bir kenara itilmiş veya önemini yitirmiş değil burada
Anlatılmak istenen; din için akıl ne denli önemliyse, aşkın da en az onun kadar, hatta ondan daha fazla önemli olması
Nasıl mı? Çünkü aşk imana, ibadete tat verendir
Akıl, kapının eşiğine kadar getirir, ama içeri koymaz
Eşikten içeriye aşkla girilir der sufiler; aşk potasında erimeyen, nefisten gelen iyiliğin iyilik, ibadetin ibadet, imanın iman olmadığını, hatta aklın bile akıl olmadığını anlatırlar
Dahası aşkın, bir üst akıl, merkezi kalp olan bir akıl olduğuna inanırlar
Fahr-i âlem Efendimiz bir çok ibâdetlerden sonra kendi akıllarıyla arkadaş olarak, yani mücadeleye son vererek gönül huzurunu elde ettikten sonra hakikat alemine miraç etmişler, kul olarak Rabbin huzuruna gitmişler
Fakat akıl, her şeyi görmek isteyen akıl, madde aleminden başka bir şey bilmeyen akıl, aczini itiraf edince halkımızın da refref diye tanıdıkları aşk kızağına binmişler ve sonsuz bir aleme seyrana çıkmışlardır
Dönüşte Kur'ân-ı Kerîm dediğimiz Hakk’ın kelâmını bizlere hediye olarak getirmiştir
İçinde Cenâb-ı Hakk’ın azametini gösteren ayetler, bizim iyiliğimiz için yapılmaması lazım gelen işler, doğru yola gidenlere vaad olunan mükafatlar, kabahat yapanlara cezalar, ibretli kıssalar yazılıdır
Kur'ân-ı Kerîm bir bakımdan aşıkların mâşûku olan Hz
Allah’tan kullara gönderilmiştir
Yani maşuktan âşığa emir ve nasihatlerle oludur
Bir başka açıdan baktığımızda Kur'ân-ı Kerîm âşıktan mâşuka gönderilmiştir
Çünkü ana bana çocuklarının üzerine titrerler ve iyi olmasını isterler
Ressam, heykeltıraş, mimar gibi herhangi bir sanatkar, eserinin hatasız olmasını ister
Cenâb-ı Allah da sevdiği, övdüğü, âşık olduğu insanların gayet tabiî ki çok çok iyi olmalarını ister
“Kişi sevdiğinin üzerine pervâne gerek” derler
İşte sevgili dostlar, biz mâşuk idik, sevgi ve muhabbet dolu olarak yaratıldık
Allah ile kul arasında pek kuvvetli bağlar vardır
Hepsi aşkla düğümlenir
Aşıklık, maşukun yaralı halidir
İştiyakın tahammül edilmez olduğu bir zamanda gurbetin ve hasretin son demleridir
İnsan da kendini yaratana, kendini ve alemleri yaratan ve bir nizam tahtında cereyan eden bu kainat manzumesin bir tek sahibine aşık olmalıdır
Vefakarlık, sadakat ve olgunluk nişanesidir
Aşık olmayanlar, olamayanlar tam devrini yapamayan varlıklardır
İşte aşk ehli, gönül ehli olanlar da o Kur'ân-ı Kerîm’i gönlünde bulmuş, okumuş, okutma yolunda gayret göstermiş kimselerdir
Bu alemde onlar da gizlenmiştir
Aşık olanın da başkalarına aşk aşılamaları gayet normaldir
Ve kutsî bir arzudur bu
Aşk bütün vücudu istila ederse Allah’ın ve Peygamberinin rengine boyanmış olur
O vücudun uzuvlarından işleyen Cenab-ı Hak’tır
O vücut sahibine konuşan Kur’an derler
Çünkü sözü Kur’an’dan hariç değildir
Söylenebilecek en güzel şeyleri yine de aşıklar söylüyor
Mesela Yunus Emre
"Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez" diyerek, aşkın insanı nasıl diri tuttuğunu, aşka sarılan ruhun nasıl ölümsüz olduğunu anlatıyor
İsterseniz tekrar Mevlana'ya kulak verelim ve aşkın gücünü anlayalım, "Aşk, denizi bir çömlek gibi kaynatır; aşk, dağı kum gibi ezer, dağıtır; gökyüzünü çatlatır, yüzlerce yarık açar; aşk sebepsiz yere yeryüzünü bitirir
"Aşıklar kendilerinden geçerek maşukta fani oldukları için onlar Hak’tan başka varlık bilmezler
Yüzünü gözünü maşuktan ayırmayanlar başkasını görmezler ki; suretin güzelliğini, çirkinliğini, ayıbını, kusurunu görsünler
Alıntı
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder