
Ey Şehir!
Bir dostum daha terketti seni. Gitti... Bugün. 10 yıldır yaşadığı şehirde ne anılar bıraktı, ne dostlar... Onu sevenlerin sayısını biliyor mu? Farkında mı sevildiğinin? Adı Hatice, gerçeklere erken uyanan dostum. Güleç, güzel, iyi huylu... Gitti, Cennet’e açılan kapısını da kucaklayarak, kızını, Ceylin’ini... Gitti... Gittiği yer büyüdüğü şehir, ana-babası orada... Mutlu mu bu gidişten? Bilmem ki.
O bir aynaydı. Dostumdu... Aynı şehirde dakikalık mesafelerdeki görüşemediğim dostumdu. Sevildiğini biliyor muydu? Aynı okulda birleşen kaderimiz, aynı eve de taşınmıştı. Mutluluk anlarımızı ölümsüzleştirmiştik; bir gün ben ona zorla yemek yedirirken, bir gün yorulduğumda uyuyakalmış beni ölümsüzleştirirken etrafımda toplanıp... Görüşemedik gitmeden. Kim bilir ne zaman artık vuslat, saatlik vuslatlar? Kim bilir?
Onu ilk gördüğümde halının üstünde sürünüyordu. Amaçladığı bölümü kazanmış, komşusunun bir alt sınıfına yerleşmişti. Ama halı silmeyi hayâl etmemişti galiba. Gergindi, “komşum” diye sızlanıyordu. Demiştim, kaprisli herhalde. Sonra tebessüm sadakasıyla içimi ısıttı, cana yakınlığı önyargılarımı yıktı. Avrupa’dan Asya’ya onlar benden önce göçtü galiba... Aş, iş,eş sonra da çocuk derken hayatlarımız değişti. Herbirimiz savrulduk bir yerlere... Yeni dostlar bulduk, yeni yüzler tanımaya devam ettik. Şimdi kimi dostlarımın vefalı sesi, bilgisayar kadar uzağımda, okyanuslar ötesinden, sıcacık, sevgi dolu... Kiminin umut dolu mailleri, kiminin alamadığım haberleri hepsi bu kutuda. Kimi tayini çıktı, gitti. Kimi ailesinin yanına döndü ey şehir, sende umudunu bulamayınca. Kiminin izi bile belli değil, yok... Kiminin soyadı hatırlanmıyor, kiminin memleketi, kiminin adı... Karşılaşmak ebedi salonda kurulacak sinemada mı? Hesaplaşmak, kavuşmak...
“Unutulmuş birer birer
Eski dostlar eski dostlar
Ne bir selam ne bir haber
Eski dostlar eski dostlar
Hayâl meyâl düşler gibi
Uçup giden kuşlar gibi
Yosun tutmuş taşlar gibi
Eski dostlar eski dostlar
Unutulmuş isimlerde
Bilinmezki nasıl nerde
Şimdi yalnız resimlerde
Eski dostlar eski dostlar”
Şarkısı dile dolanır belki de artık sadece. Terk edenler, edilenler, unutulanlar unutulur da...
Bir ben terk edemedim seni. Bir ben, ey şehir! 12 yıldır fetretteyim, sana geldim geleli. İlk bebekken terkettim seni, 1.5 yaşında. Bir avluda ağladım, annem beni bırakıp tüp kuyruğunda. Süt tozundan yapılan yoğurdu bitirdim de, doymadım diye annem üzüldü. Kıtlıkta kocaboğaz bir bebek. Geçim derdi terkettirdi seni. Sonra sana özlem... Arada bir gelip vapura binmek. Kader 17 yaşımda sana döndürdü. Ama bu dönüş, bunalımlı. Şimdi sıkıldım şehir senden. Denizin hoş gelmiyor eskisi gibi. Martının uçuşu, simiti yakalıyışı cazibesini yitirdi. Özlemeliyim seni. Gitmeliyim, terketmeliyim. Arkama bakmadan, ağlamadan...
Kaldım bu beton yığınları arasında, enkaz altında ruhum... Yolcuyum, göçebeyim, bedeviyim bu çölde... Yerleşmiş görünsem de dört duvar arasına, ruhum uçmaya hazır her daim. Seni terkedip bir göl kenarına konacak mı? Orada bahçenin dört bir köşesinde yetiştirdiği salkım söğütlerin yapraklarına elini uzatacak mı? Gölgelenecek mi altında serince? Özgürce gri arabasına binecebilecek mi çocuğu büyümeden? Çilekleri daha yemyeşilken koparacak mı sinsice? Erik, çekirdeği sertleşmeden veda edecek mi dalına? Elma, hamken koparılıp hamken tadıldığına üzülecek mi? Ağaçtaki salıncakta yenidoğanını sallayacak mı ruh? Eşi hayalini kurduğu zeytin ağaçlarından zeytini koparırken “Andolsun incire ve zeytine!” diyecek mi? Küçük bir havuzun fıskiyesi beden elbisesi dar gelen ruhunu sukunete erdirecek mi? Gölün üzerine düşen güneş, ruhunda batacak mı? Belki bu hayaller öte dünyaya mı kalacak?
”Hayat soylu bir hüzündür geriye kalan.
Seni beni yeni kapılara iten,yeni acılara.
Acıyla düşüyoruz yeryüzü toprağına.
Acı bir toprağa değiyor yüzümüz.
Yüzüstü yere çakılır gibi tanıyoruz birbirimizi.
Hayat soylu bir yalnızlıktır geriye kalan
İnsan bir yalnızlıktır.
Sen ben’in yalnızı, ben sen’in yalnızınım.
Yapayalnız bir çocuğuz
Uçsuz, bucaksız yeryüzünde
Ipıssız bir maviyiz
Bu anlamsız gürültünün kalbindeki sessizliğiz
Sessizliğin adıyız, unutuşun ve hatırlayışın
Yeryüzüne sığmayan bir acıyız
Akla sığmayan bir acıyız
O kadar...”
diyor ya şair... Kimbilir ne kapılar, ne acılar var daha...Sen ey şehir, acılarımı deşiyorsun. Bense bir hüznümü bulup çıkarıyorum her seferinde... Artık sıyrıldım suçlardan, içime dönen öfkemden. Evet, artık suçu sana attım... Sen cansızsın, dilin var mı, ruhun? Mahşerde helallik istemezsin değil mi? Hesaplaşmazsın benimle. Sen kalabalıksın, ama ben yalnız bir ruhum...
Yalnız yaşayan ruh, yalnız terkedecek mi beden kafesini?
Melekler gelecek mi defnetmeye?
Ölüm düğün gecesine dönecek mi?
İşte ey garip ruh!
Yaşamana devam et bu kahırlı şehirde.
Sen onu terk edemesen de o seni terk edecek belki...
İ. ELÇİN
28 Aralık 2008
s. 20.14
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder