GÜNEŞ DOĞMUYOR DEDE"Dedeciğim" diyemedim sana hayatımda. Ama hep sevdim seni. Dedim uzaklarda bir dedem var, gidip görmesem de. Şimdi dede, saat sabahın altısı. Sen geldin aklıma ve hıçkırıklara boğuldum. Aylardan doğduğum ay, yani Aralık, ilk günü. Güneş doğmuyor artık dede, senin gibi üstüme. Sen güneşi hiç doğurmadın ki üstüne. Hımbıl ve uyuşukları sevmezdin. Sen gittin ya boş kaldı meydan. Herkes özgür, hür uykusunda.
Dede, seni çok özlediğimden midir nedir, Allah sana çok benzeyen bir amcayı çıkardı karşıma iki sabah. Hemen yakınımda. Dedim rahmetli dedeme ne kadar da benziyor. Sonra bir gün önümüzden yürüyordu. Oğlumu biliyorsun, bebekliğinden bu yana hastalıkların yüzünden geliyordun buraya. Onunla okula gidiyorduk. Geç kaldık falan derken... O amca döndü, gayet sevecen bir uslupla "Okula almadılar mı?" dedi, buradaki okula gittiğimizi sandığı için. Dedim, "Sizi dedeme çok benzetiyorum." "Öyle mi yavrum? Yaşıyorsa Allah uzun ömür versin, rahmetliyse makanı cennet olsun." dedi. Gözlerim yaşardı, oğlum yüzüme garip garip baktı, annem yine niye ağlıyor diye. Artık ağlayacaksam ona göstermiyorum. Ağladığımda da, mutlu olduğumda da soruyor sebebini hemen.Rahmetli oldun, bir buçuk yıl oldu.
Dede, şimdi ezan tatlı nağmelerle "Haydi kurtuluşa!" diyor. Sen kurtuldun dede. Seni yatakta görünce, dere-tepe, dağ-bayır giden dedemi, o garipler hastanesinde, öyle aciz ve tükenmiş görünce nasıl da kopuyordum hayattan. Benim dedem böyle olduysa... Bu halini görmemek için sadece dört kere gelebildim yanına. O gelişlerimde de seninle bir şey konuşamadım. Sen, senin için ta Fatsa'dan okulu filan umursamadan gelen on bir yaşındaki torunun Zeynep'e sarılıp da yürümeyi tercih ettin hastane koridorlarında. Ona meyve suyu vermelerini söyledin... Bu sevgiyi bile kıskandım. Niye dedemle böyle içten ve samimi olamadığıma yandım.
Ameliyatından önceki gün "Bu en iyi günüm." dedin, içimiz burkuldu. Gerçekten de hastanede kaldığın o iki ayda, o günkü gibi iyi olamadın bir daha. Zor yutuyordun. Kanser yemek borunu daraltmıştı. Ameliyat olmadan önce eve ziyaretinize geldiğimde sordun bana "Hasta mısın?" halsiz olduğum için. Sana üzülüyordum dede. Bu üzüntü beni halsiz bırakmıştı, yemeden içmeden alıkoymuştu. Sen kendini değil, başkalarını düşündün hep. Şimdi o başkaları senden kalan toprakların hesabını yapıyor dede. Senin kıymet verdiğin fındıklıklara, ömrünü geçirdiğin yamaçlara kimse değer vermiyor da, o kurak tarlaya göz koyuyor hepsi. Arsa olacakmış ya. Aman kızlara düşmesin. Aman fındıklarla kim uğraşacak? En değerlisi hangisi ise herkesin gözü orada.Uyuyanların gözü açıldı dede. Bilmem kemiklerin sızlıyor mu? Sen öldün daha cesedin çürümeden başladı pazarlık köyde. Komşuların bile almak istiyor oraları. Halbuki sen onları gurbetlerde çalışarak, dişini tırnağına katarak almıştın. Ne oldu dede? Baki kalan bu kubbede hoş bir sada imiş. İlk sen yetiştirdin kivileri Fatsa'da. Ziraatten aldın tohumları, denemeye değer buldun. Ben fasulye çangalı gibiyken görmüştün on sene önce. Şimdi bayağı ağaç olmuşlar. Sayende yarım çuval kiviyi bir arada gördük. Torunlarından çocuklar da gördün ya dede... Senin yaptığın salıncaklara bindiler. Bir görseydin, içinden tebessüm ederdin. Evdeki eksikliğini fark edemedim. Çünkü seni evde görmeye alışık değildim. Sadece ortalık biraz daha rahattı. Kimsenin, çekinecek kimsesi kalmamıştı.
Sen hızlı yaşadın, öldüğünde genç değildin, ama yaşlı da sayılmazdın. Ömrünü beş çocuğuna adadın, on beş tane torununun hatıralarında yaşıyorsun şimdi. Genç bir yaşta yani kırk birinde dedem oldun. “Sakalım yok bana dede deme, büyükbaba de. Köydeki sakallı dedene büyükbaba deme, ona dede de, bana büyükbaba.” diye beni uyardın, ama dinlemedim, inatla dede dedim sana genç yaşında. Aldın beni annemden, ilgilenemiyor diye üç çocukla, Fatsa'ya götürdün. Sana “dede” diye selendim kavak tarlasında.Teyzemle gece uykudan kaldırdınız, "Bak Şahin Tepesi başlıyor." diye kandırarak, öğrettiniz gece tuvaletin yolunu. Ama ben seninle uyurken bir vukuatta bulundum, yatağını suladım. Hala yüzüm kızarıyor dede. Kızmadın hiç... Ben aynı sabrı çocuğuma gösteremiyorum şimdi dede... Oğlum “Kızma anne, kızma! Gül.” diyordu da küçükken artık benden saklıyor vukuatlarını... Ona da bir dede, bir de teyze lazım ama yok senin gibi bu görevi üstlenecek dede...
Bir seferinde anneannemden, babaannemin yaptığı gibi sulu yumurta pişirmesini istemiştim. Direndim bunun için. Bizim orada tavuklar bol ama yumurtası kıymetliydi, pazara satılmaya gideceklerdi samanların içinde. O yüzden bereketlensin diye kırmızı biberli suya kırarlardı yumurtayı. Sizin eliniz açık, mis gibi tereyağının içine tazecik yumurtayı kırar, sıcacık mısır ekmeğini banar, yerdik o bakır sahanda. Hususi bize buğday unlusunu yapardınız ekmeğin. Damağımız alışık değil diye. Bazen de pazar ekmeği getirirdin. En çok da eşeğin üstüne koyup yoğurt bakraçlarını, gitmeni severdim anneannemle. Acaba pazardan bana ne gelecek diye beklerdim o geniş avluda. Dayımın düğünü için mavi bir elbise ile dönmüştünüz bir seferinde. Niye beni götürmemiştiniz ki çarşıya. Çalıların altında serçeler arkadaşlık etti bana. Ağladım siz gelene kadar...
Sonra orada annneannemin bana yumurta yüzünden attığı dayağı da hatırlıyorum. Hiç yapmazdı oysa. Demek ki kültür farkı çileden çıkartıyormuş insanı. Naylon yemenilerimi salladı bacaklarıma. "Al sana sulu yumurta." Kelek evdeydiniz o zaman. Doğduğum evde. Ev zaten iki göz. Tuvalette ağladım: "Anne, baba, Ünzile." Beklemediğim dayak acıtmıştı çocuk ruhumu. İlk defa, annem aklıma geldi. Babam bile gelmiş aklıma. Ünzile babamın köyündeki arkadaşım. Bu ağlayışımdan sonra beni ne zaman görsen “Ünzilen ne yapıyor?" derdin. Dede senin kadar hatırlamadım Ünzile'yi. İlkokuldan sonra utandı galiba benden. Çünkü ben okudum, o köyde... Hiç konuşmadı bir daha. Bu çekingenliği şaşırttı beni, en çok o ağır geldi bana. Kankamın beni görmezden gelmesi. Halbuki onunla ne oyunlar oynardık, dere tepe düz giderdik. Ne güzel çocuklukmuş bizim yaşadığımız. Sorumluluk da var, özgürlükte... Köyde bize hindi, koyun, inek güttürüyorlar diye kızardım. Okul ne zaman tatil olsa hemen yollardı babam. Fatsa'da sadece oyun vardı. Malları sal avluya, akşam almaya git. Ohhh ne güzel. Şimdi malları götürmeye bile nazlanıyorlar dede, bilgisayardan kalkmıyor evdeki torunun.
En çok da sana yakın olan torunlarını kıskanıyorum. Sizi doyasıya gördüler diye... En çok onlar sevildi diye... Biz gözden ıraktık, belki gönülden de... Anneannem alırdı evdeki büyük torununu bebekken kucağına, gözümün içine bakarak "Uşşş... Torunum..." derdi. Sonra da benim bakışımdan kıskandığımı anlayıp "Pabucun dama atıldı senin anam. Büyüdün artık." Doğru büyümüştüm, on beş yaşındaydım, oradakilere göre gelin olacak yaştaydım. Ama beni ilk anneannem kucakladı, emzirdi annem emziremiyor diye. Çocuk emmeyi unutmasın dedi. Sonra babam çocuğunun doğduğundan habersiz, heyecansız... Gelmemiş bir rivayete göre ilk yirmi gün, ya da kırk gün. Sonra teyzemin benim ağzımdan yazdığı "Babacığım beni almaya gel!" mektubu geçmiş de eline. Ta annemi kendi başına yapamaz gurbette diye 7 aylıkken götürmüş teyzem, gidiş o gidiş. Babamda aramak yok, sormak yok... Doğacağım tarihi de hesaplamıyor muydu acaba dede? Biz şimdi heyecanla yavrularımızı bekliyoruz. Gözünün içine bakıyoruz... Adımı siz koydunuz, ilk nurum dediniz, ilk çocuk, ilk torun olmam hasebiyle. Dede, babam yerine belki de sen kucakladın beni ilk... Annem yüzüme bakamamış utancından, baba kapısında doğum yapmak çünkü ayıpmış. O yıllarda anarşistler kol gezermiş, annem karnı burnuna divanların altına saklanırmış. O kadar çileli bir doğuş hikayesi... Dokuz ay süren yeme içmeksizin, sancılı bekleyişten sonra zor bir doğum gecenin zifiri karanlığında. Çocukluğumdan beri niye doğum yerim kimliğimde Fatsa yazmadığına yanarım. Kendimi oraya ait hissetmeme rağmen, oralıyım diyemiyorum... Çünkü kimliğim beni ve doğum yerimi-yılını yalancı çıkartıyor. Sağol baba, dört ay sonra İstanbul'dan kalkıp da memleketine gidip beni nüfusuna aldığın için... Sağol, evin üvey evladı gibi hissettirdiğin için... Sağol...Okul yıllarıma kadar üç dört ay kalırdım orada. Bir seferinde sizin mısır ambarını ırmak kenarından bulduğum iğne şişeleriyle, çöplerle doldurmuştum. Orası benim küçük dünyamdı. Tahtadan eşeğe çıkar, sonra da oranın kapısından içeri girerdim. Ne oyunlar oynardım kendi kendime. Dayım benimle oynamıyor diye kızardım. Neden gidiyordu ki yukarı köye? Ben gidince orası öyle kalsın istedim. Ama şimdi o mısır ambarının yerinde yeller esiyor. Yıkılmış küçük dünyam. Benden sadece sekiz yaş büyük olan dayım, beni çok kıskanmış. Derdim "Dayı beni sırtında taşı." Oyuncak Dayımız'dı bizim. Orada evlerin birbirinden uzak oluşuna şaşırırdım. En yakını ta okulun orada, annemin amcasının evi, onlar da beni severmiş, "Sen iki evin torunuydun." derlerdi. Bebeklik fotoğrafımdan onlar da bile varmış hala. Bu son gidişimde nedense herkese karşı soğuk durdum, beni torunu gibi hisseden Fadime Yenge’ye bile... Hayatımın başladığı yere yabancılaşmışım. Oradaki çocukluk arkadaşlarım beni iyi hatırlıyorlar, ben isimlerini, yüzlerini unutsam bile... Hepsinin boyu kadar çocukları var neredeyse...
O arkadaşların evi de bir fındıklık içinde. Benden yaşça büyüklermiş ama demek ki yaşıtım olmayınca onlarla oynadım. Irmak kenarına giderdik, ırmağın suyundan ıslanmış toprağın, çatlayan yerlerinden kalıp gibi bir parça çıkartır, evcilik oyunumuza ekmek yapar, yanına oradan bulduklarımızı katık ederdik. Fındık yapraklarından kase, içinede fındık ezmesi yapıp koyardık. Eniştemin yeğeni de hatırlıyor beni. Ben de sonra hatırladım. Onun küçücük tencere takımı vardı, benim yoktu. Çok da kıymetliydi, vermiyordu bana. Sonra anneannem bilmem kimde görüp de istediğim bebek beşiğinden "Alacağım kızım sana." dedi altı yaşında. Ama almadı dede. Hep bekledim. On üç yaşına geldiğimde hala o beşik aklımdaydı, bize gelirken "Anneanne bana beşik getirir misin?" dedim. Fatsa'da bulalamamışlar, yol üstünde Düzce'de görünce almışlar. Otobüstekilere teyzem "Bu beşik on üç yaşındaki bir kıza gidiyor, istedi." demiş... Ama ne yapayım, bana bir söz verilmiş ve yapılmamıştı. Son çocukluk anılarım o beşikle. İçine sıska bir bebek aldım, kıyafetler diktim rengarenk, büyükbabamın Hacc'dan getirdiği su topunu keserek. Gelinlik diktim, ama çocukluktaki gibi heyecanlı değildi oyun, yaşıma bakıp da dalga geçerler diye kendi başıma oynadım. Sonra nedense bir gün o bebeği aldım attım sobaya. Çocukluğum da o ateşte kayboldu. Beşikse öğrenci evlerinde taşına taşına, sonra evlenip de taşınırken oraya buraya kırıldı üst kısımları. Ama kalan parçayı vermiyorum kimseye. Çünkü o benim çocukluğumun imzası.
Fatsa'da hiç dört kardeş bir arada bulunamadık. Ta ki senin mevlüdüne, Ayhan'ın düğününe gidene kadar...Bir seferinde annem ve üçü gitti, ben kaldım babamla. Evdeki ineğe bakmak için... Ve o yıl deprem oldu... Evde sadece babam ve ben... Anneannem ağıtlar yakmış "İlk nurum, kaldın mı oralarda?". Üzülme anneanne, korkmadım ben depremden, ölümden... Cenazene gidemedim dede, kaldırmaz bünyem diye. Oğlum dayanamaz o ağıtlara diye... Ölüm hakkındaki sorularını cevaplayamazken hem... Ölmenin cennete gitmek olduğuna inanmazdı bir daha. Madem cennete gidiyor da insanlar niye bağıra bağıra ağlıyor? diye düşünmez miydi? Onun çocuk ruhunu yaralamaz mıydı bu ölüm? Sen gittin, anneannem boynu bükük kaldı, onun yalnızlığına içim daraldı. Düğüne gittik ya dede, sen yoktun... Hepimiz bir aradaydık da sen yoktun... Eşim bile gitti, gördü oraları... Düğün değil, hüzün vardı dede... İki buçuk ay olmuştu öleli. Mevlüdünü düğüne kadar beklettiler. Bizler de bulunalım diye. Düğünü de ertelemediler. Hayatta çünkü ölüm de vardı, düğün de...
Çocukken Fatsa'da kardeşimle oynadığım oyunlar da vardı. Annem normalde her yıl birimizi götürürdü sırayla. İlkokul üçüncü sınıfa geçtiğim yaz, dayım gelip beni fındıktan önce götürdü Fatsa'ya, sonra annem de küçük kızkardeşimle geldi, ortancayı bırakıp babaanneme. Onların gelmesini heyecanla bekledim. Kardeşim hala o oyunları hatırlar. Annem inekleri sağdıktan sonra biz de bidon kapaklarına kalan sütü sağardık. Sarı olan inek, hiç rahatsız olmazdı bizden. Sonra o sütleri kavanozlara doldurur, bekletirdik. Bekleyen sütü katılaşmış görünce peynir oldu, yoğut yaptık derdik. Bir sürü çöp toplamıştım yine oyun için. Sonra da onları inşaattaki samanlı odaya saklamıştım. Ne olur bir dahaki gelişimde de oynayayım diye. Ama dede, sen orayı temizlerken onları görüp atmışsın. Bunu duyduğumda o kadar üzüldüm ki...
Çocukluğuma imza atan dayılarım ve teyzelerimdi. Siz benden uzaktınız ama en çok sizi severdim. Hep sorarlardı Fatsa'yı mı, köyü mü? "İkisini de." derdik ister istemez... Politik cevaplara sığınırdık, kızmasınlar diye... Ama hayatımda bana en anlamsız gelen soru bu. Bir de köydekiler bize laz mısınız, manav mı derdi de "ben bakkalım" diye cevaplardım. "Kırmanço" da derlerdi, alamını hep düşünürdüm, karma olduğumuz için diyorlardı galiba. Diyemedim ki ben kendimi oraya ait hissediyorum. Dayılarımdan büyük olana Hoca Dayı derdim. Hoca dayım örnek aldığım kişiydi. Dedi annem "Oku dayın gibi." Onun ilkokulun birinci sınıfında bana hediye ettiği kitapları hala saklarım. "Çocuk ve Dua, Din'e Doğru, Allah'ı Arayan Çocuk, Yaralı Kuğu, Peygamberimiz Çocuklarla, Uzeyle'nin İmanı, Abdest Alıyorum, Dua Ediyorum ve Annemi Arıyorum." Bu nazik kitapları, ortası kopmuşsa diktim çocuk ellerimle. Ve kardeşlerime vermedim kıymetlerini bilmezler diye. Kendi gözetimimde okuttum. Malım kıymetliydi çünkü. Sonra çocuğuma dokundurtmadım; gördüm bir fuarda aynılarını, yeniden aldım ona, kuşe kağıt şimdi hem, daha sağlam. Eşim anlam veremedi, evde aynısı olan kitaplardan almama. Onlar benimdi, paylaşamazdım kimseyle, şimdi çocukluktan sakladığım boya kalemlerimle küçük sandığımdalar. Dayımın verdiği seride iki tanesi eksikti o zaman. Acaba "Onlar ne?" diye merak ederdim hep. Fuarda da kalmamış bütün seri. Eksikleri tamamlayıp da onları da okumak nasip olur İnşaallah.
Ne zamanki dayımlar, teyzemler evlendi; ben büyüdüm, okula gittim, evlenip çoluk çocuğa karıştım da seneler girdi aramıza, tadı tuzu kaçtı herşeyin. Halamla amcam evlenince de öyle olmuştu. Mustafa Dayım nişanlıymış. İkide bir anneannem abarta abarta "Gelinim, Sunam!" diye diye geziyordu. Onun için bir koyun almıştınız,. "Bu koyun Sunam'ın. Bu koyun Sunam'ın. Aman koyun buğdayları yemesin inşaattaki. Karnı şişer yoksa." Koyun inşaata girmiş, buğdayları bir güzel yemiş. Bana da "Oh iyi oldu. Suna’nın koyunu öldü." demek düştü. O kadar kıskandırırsa beni. Üstüme kuma geldi sandım. Bir de anneannem, "Torunum bana benziyor." diye gururlanırdı. Demişim ona: "Ben sana benzemiyorum. Sen buruşuksun." O da "Seni de görürüz. Sen buruşmazsın." diye cevap vermiş, lafın altında kalmamış. Şimdi dede buruşuyorum. Fatsa'da görenler beni tanıyamadılar. Bu o mu diye? yüzüme garip garip baktılar. Yüzüm, simam değişmiş hep. Zayıflamışım. "Ne olmuş buna?" dediler senin mevlüdünde. Çünkü orada kilolu olmak makbuldü. Zayıflayınca insan göçüyordu. Ne yapalım, büyüdüm, değiştim. Çocuğum dört yaşından beri büyümeye direniyor: "Büyümek istemiyorum, büyümek güzel bir şey değilmiş." diyor. Evet, bence de. Ne de doğru söylüyor. Ben onun gibi cümle kuramadım ama büyümeyi ben de istemedim. En çok da büyümek koydu bana. Büyüdükçe hayat, çocuk masumiyetini yitirdi. Ağır bir yük haline geldi dünya.
Büyüdüm, çocukluğumdan ve Fatsa'dan uzaklaştım. Çünkü az bir zaman da geçirsem sizinle, sanki bütün çocukluğumu orada yaşamıştım. Halbuki büyükbabamı, babaannemi, inek otlatmaktan gelince bize "yumurcaklar" deyip dartılı ekmek sürmesini, onunla kim daha büyük diye gülüşmelerimizi, susurukla su taşımalarımızı, amcamın, halamın bekarlığını az da olsa hatırlıyorum. Köyde ve kasabada geçirdiğim zaman daha fazla da olsa, ömrümün ilk altı yılını sanki Fatsa'da geçirmişim gibi hissettirdiniz bana. Sizden gelen her şey ve siz o kadar değerliydiniz ki. Anneme niye herkesin anneannesinin yakın olup da bizimkinin uzakta oluşunu sormuşum. Annem bu sorudan öyle yaralanmış ki yıllar sonra bana nasihatte bulundu: Uzaklara gelin gidersen, sana da çocuğun böyle sorarsa ne diyeceksin, dedi. Bu söz, çocukken hissettiklerim kulağıma küpe olmadı dede... Memleketini bilmeden ve nereli olduğunu umursamadan birine tutuldum da toz pembe göründü hayat. Onun en ağır şartlarını bile kabul ettim. Ve şimdi soruyor oğlum: Anne neden herkesin babaannesi, anneannesi İstanbul’da da, benimkiler yanımda değil; keşke yakın olslardı. Bu soruya kaçamak cevaplar veriyorum, “Uzakta olanlar daha çok sevilir, hem onlar da seni daha çok severler.” diyorum dede çaresiz...
Bir seferinde anneannem Fatsa’dan kalkıp bize gelmişti. Haberim yoktu geleceğinden. Onu görünce atlamıştım boynuna erik ağacının altında; bacaklarımı beline dolamış, kollarımı boynuna, sımsıkı sarılmıştım "Anneanneeeeeeeeeee!" diye bağırarak bırakmamıştım dakikalarca. Onu öyle sevmiştim ki, o da beni. Şimdi anneme diyor teyzem, "Torunlarına yakın davranmıyor musun? Sana hiç anneanne diyip yanaşmıyorlar." Annem işte, sevgisini içine atıyor, anneannem gibi abarta abarta sevmiyor ki. Çocuklar da anlamıyor, yanaşmıyorlar doğal olarak...Oyuncak dayım kafamı yarmıştı ya, okula başlayacağım seneydi sanırım. Mustafa adında arkadaşım vardı, onunla ırmak kenarına doğru gidiyordum,. O zaman yol asfalt değildi, araba da o kadar geçmiyordu. Dayım bizi görmemiş, oradan geçen köpeğe koca bir taş fırlatmış. Taş benim kafama isabet etti. Ağladım, çok ağladım. Oluk oluk kanlar aktı. Sonra yeşil bir krep taktınız kafama. Dayımdan nefret ettim, niye bana taş attı diye. Dedim bir daha gelmeyeceğim buraya. (Teşşekür ederim dayı, o izi ne zaman görsem bana Fatsa’yı ve en çok sevdiğim ırmağı hatırlattığın için...) Sonra o kanlı eşarpla beni annemlere getirdiğini sanıyorum dede. Meğer Mustafa Dayım'ın düğününe gidiyormuşuz. Otobüsü ve Turgutlu'yu hayal meyal hatırlıyorum. Oradaki salıncağı, yengemin benle yaşıt kardeşini, kesme bardaktaki tuzlu-köpüklü ayranı. Annem düğüne gelememişti. Eskiden para büfede durur, ama harcanmaz, hep biriktirilirdi. Hem diğer iki çocuğu da nasıl getirsindi. O olaydan sonra ilk defa arayı o kadar çok açmış, Fatsa’ya iki sene gitmemişim. Teyzem, "Gerçekten de gelmedin." dedi bana. Çünkü okula başlamıştım. Ve annem her yıl sadece birimizi götürüyordu sırayla. Geri kalanlar köyde çoban. Amcamın eşi de üvey anne. İşte o zaman annemi çok özlerdim. Fındıkta bir ay kalırdı. "Ne zaman gelecek, ne zaman gelecek? Kaç gün sonra?" Biz ondan ayrı nasıl duruyormuşuz. Ben oğlumu bırakmam dedim bu yüzden kimseye. Büyük konuşmuşum, bunaldım, bıraktım, bakamadım ona. Ama sadece iki kez ayrıldık. On iki gün ve bir hafta kaldı o sürelerde. "Anne, gel" dedi. Yüreğim eridi. Mesafe yakın olunca gidildi... Biz "Anne gel!" diyemedik. "Geceleri uyumadan önce ağlıyoruz anne!" diyemedik.
Fatsa'dan her dönüşte kendime gelemezdim uzunca bir süre. "Yine geldik buraya." derdim. Sen de ağlardın dede. Otobüse bindirdiğinde. Üzüldüğüne üzülürdüm dede. Gurbete... Şimdi benim oğlum umursamıyor ya, ohh be diyorum, arkamızdakiler bize göstererek ağlamıyor şükür... Ah anne İstanbul olmasa gelir miydin gurbete? Nedense sizin oranın insanı İstanbul sevdalısı. Anneannneme kızgınlığından demişsin gideceğim yedi il öteye. Sonra gittin hiç bilmediğin yerde hiç bilmediğin işleri öğrendin, hiç yemediğin yemekleri pişirdin. Ve pişiremedin özgürce kendi hasretini çektiklerini. Biz de alışamadık o yüzden. Bir defasında dede, gözlerin üstümdeymiş fındıklıkta. Bütün yemeklerden iştahla yediğimi ve seçmediğimi görünce "İşte böyle . Gel yemekleri yersen her sene." Çalışmamı beğenmezdin ama onun da dersini verirdin. "İki elinle. Çabuk. Çabuk. Bir elinden alıp öbürküne koyma. Hızlıca at gıdığa."Dede, keşke daha fazla görebilseydim seni. Konuşabilseydik bir şeylerden. Dünyadaki cennetimizde yani Fatsa’da daha sık buluşabilseydik. Bayramlarda elini öpseydim, gelemedim hiçbir bayram yanına. Gurbet bu işte, bayramın tadı da olmuyor; bayram, bayram olmuyor. İnsanın içi sevinçle değil, hüzünle doluyor.
Ayrıldığımızda altmış dokuz yaşındaydın ve amansız hastalığını gizlemişsin. Zor yutmuşsun onca yıl. Kimseye kızmadın, yuttun hep. Sana gülerek "Yaban domuzlarının ahı nı mı aldın dede?" demiştim. Anneannem de diyor hiç bir şeyin günahını almazdı, belki domuzların hakkı vardı sende. Yaşama haklarına son verdiğin için. Kışı dağlarda geçirirmişsin.Altı sene önce ki ameliyatından da hemen kalkıp dağa gitmişsin. Ama hükümet tarlara, fındıklıklara zarar veren domuzaları öldürene ödül bile veriyordu. Sen ödül için değil, zevk için yapıyordun. Az gülüp az konuşan dedemin dişleri, domuz avından söz açılınca inci gibi gözüküyordu, şehla gözlerinin içi parlıyordu. Hiç kahkahanı duymadım. Sadece tebessüm ederdin. Bir şeye kızmışsan imalı imalı bakardın. Artık tahammül edemediğinde bağırırdın. O zaman da kimsenin ses edecek hali kalmazdı. Peygamberimiz gibi yaşardın. Benim kıldığım namazı beğenmezdin, "Oldu mu o namaz, ne zaman okudun, ne zaman selam verdin?" Teyzem, "Çocuğu ağlıyor da o yüzden acele etti." diye savunmuştu beni. Meğer annemlerinkini de beğenmezmişsin. Teyzem dedi: "Biz onun yanında namaz kılmayız." Ama haklıydın. O sıralar gevşek tutuyordum ibadetleri bile. Anne olmanın verdiği heyecan ağır basıyordu. Ona koşuyordum hemen. Biliyorsun senin ilk ameliyatın olduğu için yanındaydık. Ev sobalı, orada yanında kalıyorduk teyzemde. Çocuğun gazı var da ağlıyor, sen rahatsız olacaksın diye stres yapıyordum. Şimdi eve doğalgaz döşettiler. Dedin "Güya evleri doğalgazlı ya. Isınıyoruz! Benim fındık sobamı doldurdum mu her taraf sıcacık. Burada battaniye altında herkes." Nükteli konuşmaların gülümsetirdi bizleri. Fatsa’nın kışını hiç hatırlamıyorum, hiç yaşamadım oranın soğuğunu...
Dede, sen görebildin ya ilk torunlarından iki çocuk. Onlara koçlarım dedin, gözlerinle sevdin onları, derin derin baktın, tebessüm ettin yüzlerine... Ama bana daha yakın olan büyükbabam göremedi. Görse o da bağrına basardı torununun bebeğini. Büyükbabam seksen iki yaşında öldü. O zaman oğlum altı aylıktı. Ve bir kere gitmiştim sadece annemlere. Ama köye götürmeye üşendim, hasta olur diye, taksi de tutmayı akıl etmedim, önemsememiştim çünkü. Nereden bilirdim artık ayrılacağımızı ve bir daha görüşemeyeceğimizi. Ama öldüğü gün mecbur götürdüm. En çok pişman olduğum şey bu: Niye götürmedim, niye gitmedim sık sık. En son evlendiğimde gitmiştik yanına eşimle. Şimdi aynı şeyi babaanneme ve anneannneme yapıyorum. Yitirilenlerin kıymeti giidince anlaşılıyor dede. Büyükbabam çok sevecendi. Seni göremedik ama onu doyasıya gördük, onunla inek otlatırken "Ey kaziler kaziler (gaziler demekti sanırım) " diye marşlar söyledik, askerden hatırladıklarını. Sonra "Ey parpara, parpara..." diye başlardı... Babamın çocukluğunu, Kıbrıs'tan savaştan dönüşünü anlatırdı. Haksızlıktan konu açılsa "Ses etme, ses etme." diye sakinkeştirirdi. Hani babamın köyüne gelmiştiniz bir kere dede. Kalkarken "Hadi gidiyoruk." demiştin, ben de taklit etmiştim senin şiveni. Büyükbabam bunu yılarca anlattı. Çünkü orada biz "gidiyom" derdik kabaca. Alışık değildik Karadeniz şivesine. Anlatırdı seni dalgaya alışımı, kıskıs gülerek hem. Bizim orada "el" demezler başkasına, "alem" derlerdi. "El alem"i, parçalamıştık çünkü. Siz "Şunu ele verme." dediğinizde ben çocuk aklımla karşı çıkar, elimi göstererek "El değil, ona alem denir derdim." Çünkü doğrusu bana göre "Şunu aleme verme."ydi.
Dede sen gittin, hoş sedan kaldı bu kubbede. Şimdi kabrinin nurla dolmuştur inancı ile ayaktayız. Yavruma senin cennete gittiğini söyledim beklenen haberi, yani ölüm haberini alınca. Kabrini görünce şaşırdı, “Hani cennette demiştin. Toprağın altında mı? Ne yapıyor burada?” diye sordu ağlamaklı. Orası senin şimdi bekleme salonun, cennet bahçelerinden bir bahçe, cenneti izliyorsun değil mi dede? Mekanın ebediyyen cennet olsun dede. Çünkü sana cehennemi hiç yakıştıramıyorum. Benim varsa yaptığım hayırlı amellerin sana da ulaşsın sevabı. En çok pişman olduğum şey şu: Senden çekinmeme rağmen seni çok seviyorum. Bunu bilmeni isterdim. Keşke çekinmeseydim. Aramıza mesafeler girmeseydi. Seninle en az büyükbabamla olduğu kadar samimi vakitler geçirebilseydim. "Dedeciğim, seni çok seviyorum, çok özlüyorum." diyebilseydim.
Şimdi hüsrandayım. "Asra yemin olsun ki, şüphesiz insan hüsranda..." demiş ya Cenab-ı Allah, Asr Suresi'nde... Evet... İnsan hüsranda dede. Yalnız iman edip güzel işler yapanlar, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna. Senin işlerin güzeldi. Dokuz yıl aradan sonra gidince her tarafta senin eserlerini gördük yine. Ölmeyecekmiş gibi bu dünya için, yarın ölecek gibi ahiret için çalıştın. Dengeliydi her tutumun. Sadece çalışmayı abartırdın. Sen Allah’ın çalışır bir kuluydun. Çalışmak da ibadetti senin için. Güneş doğmadı dede üstüne.
Hatırladıkça sana bir Fatiha, üç İhlas gönderiyorum. Bir de bu yazıyı... En azından her cuma günü, ederken duamızı "buradakilerin geçmişlerinin ruhuna" dendiğinde geliyorsun aklıma...Kuru dalların yeniden yeşerip çiçeklenmesi gibi, bizim de kemiklerimiz bir araya getirilip etle bürtüldüğünde tekrar, aynı suretle görüşmek üzere. Şimdi özlüyorum seni, biliyorum bir gün kavuşacağız. İnşaallah hepimiz Cennet'i, en önemlisi Allah'ın rızasını kazanarak göçeriz bu gölgelikten... Mahşer Günü'nde karşılaştığımız gün, ne olur benden kaçma dede...
Dede, yanında bana da yer var mı dede? Dünyadaki cennetimde iki metrekare toprağın var mı bana verecek? Bu dünya bana mezar oldu dede? Sığamıyorum hiçbir yere...
İlk torunun, ilk nurun...
1 Aralık 2008, Pazartesi
İstanbul
2 yorum:
FBA dedi ki...
Çocukluğuna ait bu kadar çok anının hafızanda hala yer etmesi ne güzel .. okurken çok duygulandım ve ben de dedemi kaybetmekten korktum. Bu yazının bana hatırlattıkları için SAĞOLASIN ...
Sen sağolasın canım...
Dostlar sağolsun...
Sağolanların kıymeti sağlığında anlaşılsın...
Ben dedemi özlüyorum...
Ona benzeyen o amcayı yine gördüm bu yazıdan sonra, hemen o akşam...
Allah beni onunla karşılaştırıyor...
Yazıya bir şeyler daha ilave ettim.
İçine dokunmayacaksa okumanı öneririm...
Kendine iyi bak dostum...
İnşaallah hep dost kalırız...
Bu imtihan dünyasında...
Ayrılık da var...
Görüşememek de...
Eşimin en yakın arkadaşının eşinin en yakın arkadaşım olması, ne kadar mutluluk verici...
Hep kendime benzer bir arkadaşım olsun istedim ve arkadaşlıktan bunu bekledim.
Çok arkadaşım oldu, koptum zamanla...
Vefasızlık almış başını gitmiş ben de...
Ünzile'nin yerine seni koydum şimdi...
Binlerce şükür Allah'ıma...
Bana kültür farkına, gurbete rağmen renkli bir çocukluk yaşattığı için...
İyi insanlarla karşılaştırdığı için...
İyilerden olma duasıyla...
Yorum Gönder