Bu, bir serzeniş yazısı değil. Bu, bir isyan yazısı değil.
Gönülden kaleme, kalemden kâğıda dökülen meramımdır okunulası diye sizlere sunulan. Anlatsam anlar mısınız yaşadıklarımı/zı? Dile getirsem ne kadarını hissedebilirsiniz? Elinizden gelir mi bir şeyler yapabilmek? Ya da yapmak ister misiniz?
Üniversite kapısının altından her geçişte bir kez daha yaşadığım/ız avuntusuz çaresizliği nasıl anlatmalıyım size. Dolaylı ya da dolaysız yönden yaşadığım/ız başörtüsü yasağının belleğime hangi divitlerle kazındığını tek tek dile getirmeliyim mi dersiniz? Cevabı yok sorularla, başımda şapka/peruk/ kendi saçım olduğu halde insanların yüzüne bakmaya korkarcasına, kalabalıklar arasında fark edilmemek için dualar mırıldanır haldeyken ürkek adımlarla kampüste bir fakülteden diğer fakülteye geçişimi/zi hayal edin zihninizde. Yargılamaktan uzak, samimane dinleyin beni. Acımayın, buruşturmayın öyle yüzünüzü.
Bu ülkede hala başörtüsü uğruna reva gören, değerlerinden taviz veren/vermek zorunda bırakılan, kimliğini çift kişiliğe bürüyen, bu yüzden psikolojik marazlarla boğuşmak zorunda kalan bir kitle var. Farklı ruh halleriyle yaşayan sayısını bilemediğimiz kocaman bir kitle… Kimi fark etmiyor belki de ilk günkü kadar saçının güneş karşısında renk değiştirişini. Kimi çoktan unuttu yaşadığı buhranları. Kimisi de her gün yeniden yeniden yaşıyor azabı. Ayrılıklara mahal vermeksizin tek bir dertten muzdarip halde söylüyorum bunları. Çünkü ben de unutuyorum zaman zaman yaşadıklarımı/zı. Bir üniversite kütüphanesine, ders göreceğim/iz fakülteye girmek isterken “yasak” pis pis sırıtıyordu yüzüme, unuttun mu beni dercesine. İşte o an tekrar hatırlıyordum mazide kalanları… Meğerse hiçbir şey değişmemiş diyordum hayretle.
Yüzlerce başörtülünün yaşadığı bunca zulmü nasıl olup da dile getirmediklerine şaşırıyordum bazen. Ama şimdi anlayabiliyorum her şeyi. Yaşanılanlar ağzına kadar acılarla dolu bir heybeye benziyor. Hem acısı hem ağırlığı dilimden feryatlar, figanlar, vaveylalar koparttırıyor kerpetenlerle. Yazmaya mecali kalmıyor kimsenin. Sadece içinde yaşadıklarıyla yetinmek istiyor. Susuyor, konuşamıyor, dile getiremiyor içinden gelenleri.
Bana yasağı bir kelimeyle özetle diyorum çevremdeki başörtüsü mağdurlarına. Cevap verilince anlıyorum, bizim lügatimizde yasak kelimesinin ne çok eşanlamlısı olduğunu. Sözcüklerin böylesine anlam kazandığı bir başka çağ hatırlamıyorum. Harflerin gölgesine sığınıp aydınlıklara kavuşmanın vaktini helecanla beklerken, nevalemde sabır, dua, ümit biriktiriyorum.
Hani şair de diyor ya:
Eğer bir gün yolunuz bir üniversiteye düşerse…
Saçlarını taramayı becerememiş bir kızla karşılaşırsanız. Konuşurken saçlarını savurmuyorsa. Sıkı sıkıya tokalarla yapıştırmışsa saçlarını. Uyumsuz kıyafetler varsa üzerinde. Yakıştırmasızca giydiklerini. Güzelliğinden utanıyorsa mesela. Yaz sıcağında boğazlı bir kazak giymişse. Bir pardesü giyip yün bir başlık takmışsa kafasına. Ya da modası geçmiş bir şapka takıyorsa. Ellerini sürekli başına götürüyorsa, saçlarını tıkıştırıyorsa şapkasından içeri. Ürkekse, bir başınaysa…
Bilin ki o kız, başörtülü bir kızdır.
Bilin ki, bir kez daha kaybetmişizdir.*
Hem şair anlattı hem ben! Bilmem anlatabildik mi serencamımızı?
Karşı öğrenci evinin şuh sesleri, kahkahaları ve şarkıları eşliğinde son noktayı koyuyorum yazıma.
*Tarık Tufan, Bilin ki…
Bu yazı 22.11.2009 tarihinde Yeni Asya Gazetesinde yayınlanmıştır.
Saliha Ferşadoğlu
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder