3 Aralık 2009 Perşembe

BENLİKTE İLK ERİME: AŞK



Dediler ki o aşka inanmazmış
Aşkın da çok umurunda
Aşk ona inanıyor ya…


“Ben Kimim?”

İnsanlığın en şiddetli, en kadim, en vazgeçilemez, en cevaplanamaz sorusu…

İnsanlık tarihi boyunca bu soru bağlamında iki tip tavırla karşılaşırız. Birincisi kendisini bildiğini, tanıdığını zanneden, ve kainatı anlamaya, anlamlandırmaya, ve bu yolla da Yaratıcıya bir yol bulmaya çalışan insan tavrıdır. Bu insan, elde bir olarak, kendini tanıdığını sanır. Tüm derdi öteki iledir. Modern bilimin tüm günahları, bu kendini bilme varsayımından hareketle evrene yöneliminden doğar.

Bir de geleneksel tavır vardır ki insana esas bilmediğinin kendisi olduğunu, ve kainatı değil, aslında küçük bir kainat olan kendini bilmekle Yaratıcıyı bilebilmesinin mümkün olabileceğini telkin eder. İnsan bu yolda adımlarını attıkça anlar ki “ben” dediğinden bihaberdir. Ve bu “ben” bir tek “ben” değildir de, başka her şeydir.

Bu yazının sınırları ne tasavvuf tarihinin külli tartışmalarını taşıyabilir, ne de satırların yazarı henüz öğrenmekle meşgul olduğu, Vahdet-i Vücûd kavramını anlatabilir, tartışabilir ve eleştirebilir.

Yalnız, bittecrübe yaşadıklarından, hissettiklerinden, bildiklerinden, belki bildiğini sandıklarından hareketle, ben kimim sorusunu cevaplama yöntemini size anlatabilir. Kendi izlediği yolu tarif edebilir. İlk benlik yırtılmasından söz edebilir. Ve bu yırtılmanın varacağı yere göz ucuyla işaret edebilir. Çünkü acizane sadece göz ucuyla bakmayı başarabildi…

Kuşkusuz bu kadim “ben kimim?” sorusuna el- Vedud ismi şerifinden hareketle bulunan yanıtın yoludur. İsimler adedince soru çözüm yolları vardır, belki çoğu benim bulduğumdan daha kestirme, daha geniş ve daha rahattır. Ama dedim ya, ben sadece bunu biliyorum.

Kanaatim odur ki, “Ben kimim?” sorusunu aşkla cevaplamak mümkündür.

İnsan ilk yaratıldığında ve kendisine benlik verildiğinde, Yaratıcı’nın “Ben kimim, sen kimsin?” sualine şöyle cevap verdiği söylenir. “Ben benim, sen de sensin”. İnsan koca kainatta Allah’ın dışında “benlik” sahibi tek varlıktır. İnsan bu cevabı üzerine cehenneme atılır, ve tekrar sual edilir, tekrar aynı cevabı verir, ancak açlıkla sınanınca benliğini vazgeçmese de teslim eder ve “Sen Rabbimsin, ben de senin kulunum” der. Burada dahi “ben” cümlenin içine dahildir, ancak Efendi’ye teslim edilmiştir. Zaten Allah “ben”i yok etmemiz için değil teslim etmemiz için vermiştir. Zira o yok edilemeyecek kadar değerli bir şey’dir ki sadece halifeye verilmiştir.

İnsanın açlıkla sınanması, aslına bakarsanız aczi ile, fakrı ile, ihtiyacı ile sınanmasından başka bir şey değildir. “Ekmek” tüm ihtiyaçları temsil eder. Üstelik Hz. İsa’dan ders alırsak sadece maddi değil manevi ihtiyaçların da sembolü ekmektir. Göksel ekmek, göksel sofra bunlara işaret eder. Sevgi de ekmektir, merhamet de, yardım da ekmektir, tebessüm de…

İnsan melek gibi değildir. Onlar yemez içmez, bir şeye ihtiyaç duymazlar. Muhtaç olmayan birine bir de “ben” verseniz onu firavundan beter edersiniz. Bu yüzden Allah “ben”i mahlukatın en acizi olan, unsurların en altında bulunan topraktan yapılmış, en kırılgan, en naif varlığa teslim etmiştir. “Ben” sahibinin tanrılık ittihaz etmemesi, ancak bu kadar acz dolu ve fakr içinde olmasına bağlıdır. Ve Büyük Emanet olan Allah’ın hazinesi, yani Esma ve Sıfat-ı İlahi, ancak böyle birine emanet edilebilir. İstenir ki, hem onlara sonsuz ihtiyaç duysun, hem onlara tek başına sahiplik iddia edemeyecek kadar hakir ve fakir olsun. Samediyyet tecelli etsin, insan tüm aza ve letaifi ile, tüm ruh-u canıyla, ve külli bir lisanla “Bana bir tek Sen lazımsın” desin. Hazinenin üstüne oturup dünya âlem gelse kımıldamasın, O’nu kimselere vermesin. Bu yüzden mutlak acz ve fakrını bilen insanı kamiller Allah’ın hazinesinin hem bu dünyada hem cennette en sağlam mührü ve en emin bekçisidir.

İnsan aczini ve ihtiyacını neyle bilir, bela ve musibetle, hastalıkla, açlıkla. Oruç bunun için misal ittihaz edilir. Kanaatimce bunun çok güçlü bir misali de aşktır. Aşktan âlâ, belâ, musibet ve açlık mı olur?Aşk size tutturulan bir gönül orucudur. Aşk bazen, benliği bırakınız çatlatmayı, onu bir kamyon gibi ezer ve geçer. Ben kaybolur, yerine sen ikame edilir. Ben’in acısına aldırılmaz da, Sen’in acısı benin ta içinde hissedilir. Sen’in sevinci, hiçbir menfaatiniz ve payınız olmaksızın kalbe kuş gibi kanat verir. “Öyle ya, sen benden gayrı isen, sen öteki ve ağyar isen nasıl bu kadar içimdesin. Dışarıda olan, içi nasıl bu kadar acıtabilsin.” Benlik tohumu aşkla çatlar, acı ile filizlenir. İnsan “Bana yalnız Sen lazımsın” deme, “ben” den vazgeçme denemesini, alıştırmasını mecâzî aşkla yapar. Ancak bu havuzda yüzme öğrenilirse açık denize çıkılabilir. Denizde kaybolmaktan, yutulmaktan korkmadan yüzülebilir, hatta dalınabilir. Deniz O’nun külli Ben’liğidir. Ancak aşkla çatlayan insan benliğinin toprak altından arzın üstüne çıkması için ona bir sultan(güç) gerekir. Bu ise aşkı, arzi olandan semavi olana çevirmekle kâbildir. O zaman insan, ister çiçek olsun, ister bir başak tanesi, iser koca bir ağaç, yüzünü havadar ve geniş semâya verebilir. Güneşe gülümseyerek bakabilir, “Oh” deyip, derin bir nefes alabilir…

Aşk katı halde bulunan benliği eritir ve onu sıvı hale getirir. Yalnız kendine bakan kendi güzelliğiyle sermest zühreyi, ötekine bakan ve kendinden vaz geçen katre eder. Bu yüzden ehl-i tasavvufun yolu aşktan muhakkak geçer. Hatta onlardan bazısı birilerini mürid olarak kabul etmek için şu soruyu sorarlar, “Evladım hiç aşık oldun mu?”. Cevap “Hayır.” İse, “Git ol öyle gel” derler. Çünkü o katre mesleğidir. Zühre o kapıdan içeri giremez, girse de bir şey almayı beceremez.

Benimiz O büyük “Ben” e ulaşıncaya kadar kasıtla huzursuz edilir. Benin o büyük “Ben” de fani olması, katrenin reşha olması yolculuğundan ibarettir. Bu yüzden musibet ateşiyle ısıtılır, acz içinde bırakılır ki aşkla iyice tutuşsun da buhar olsun. Sekinet bulması istenmez, rahata erdirilmez, bu yüzden bu dünyada kimse asla rahat edemez. “Ben” diyebilmek hiç kimseye reva görülmez. Benlik davasına ancak O layıktır. O kendisini kelamında “Benim ben” diye ifade eden “Ben”inin altını tekitle, kuvvetle çizendir. “Ben” demek en çok ona yakışır. Ve ancak O “Ben”inin gölgesini üzerimize düşürdüğü içindir ki, biz de ayağa kalkıp “ben” deriz. Ve yine bu yüzden yeryüzünde dabbeler gibi sürünerek yahut dört ayak üzerinde değil, başı dik ve yüzü semaya yönelik yaşar gideriz. Şerefimiz O’ndandır. Şerefimiz âşık olduğumuz Zât’ın şerefiyledir. Adımız ancak Adı’yla anılır, hatta O’nsuz bir adımız bile yoktur. Şerefiyle şereflendiren O’dur,İsimleriyle isimlendiren Odur. Aziz olan O’dur. Biz ancak göğsümüzü alabildiğine Nuruna açtığımızda, benlik evimiz ışıkla dolar ve bir “şey” oluruz. Ben’liğin aslı Onun gölgesi bizimdir. Ve kalplere aşkın ateşini atıp tohum ve çekirdekleri çatlatan “Falik-ul habbi venneva” da O’dur. Kendi ayaklarıyla seyr-i sulüke güç yetiremeyen ve “Al artık beni, nolur, tükendim” diyenleri tarfetül ayn hızıyla katına yükselten O’dur.

İnsan ötekine şöyle der, “Ben benim, sen de sensin”. Sonra aşık olur ve şöyle der “Ben senim sen de bensin”. Sonra aşkı iyice tutuşur ve şöyle der “Ben senim sen de sensin, ben de kimmiş, her şey sensin”. Kimi bu sırada soğuk bir perdeye çarpar ve titreyiverir. Aşkın erittiği benliği buza geri döner. Yine bakar ve der ki “Ben benim sen de sensin” . O çıktığı yolda yok olmaktan korkmuş, varlığın yoklukta olduğunu bilememiş adamdır. “Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar. Ölümleri olur zaferleri, öpüşürken yok olan ateşle barut gibi.”*

Soğuk perde ile karşılaşıp harareti sönmeyene gelince artık onun önünde engel kalmaz, o ısınır, ısınır, yanar, tutuşur, yok olur. İnsanın bekası fenasındadır. Kimse ölmeden beka bulamaz. Burada aşkla ölen ise bilir, ölüm sadece bir kez tadılan bir lezzettir. Sevgili sizin kendisi için yalnızca bir kez ölmenize izin verir. Siz her ne kadar Onun için tekrar ve tekrar ölmek isteyin, nafiledir…

Aşkında yok olup Sevgilinin hakikatine eren ise dönüp mecaz-i mahbubuna, Hakiki Muhbub’a kavuşma vesilesine, şöyle der “Ne ben benim, ne de sen sensin”. Sözün ahiri şudur, “Ben sandığım da sen sandığım da başka Bir’inin iki farklı yüzünden, iki farklı tecellisinden, iki farklı vechesinden ibarettir. Bu yüzden birbirimize bu kadar yakınız, bu yüzden birbirimizin içindeyiz, çünkü biz bir Vahid’in iki vechinden, iki yüzünden, bir Güneş’in iki renginden ibaretiz” O zaman yüzler birbirinde Onu seyreder. O zaman gözler ötekinde semaya değer…

Âşık yüzünü göğe döndüğünde gayrı yerde kalmaz yükselir, yerdeki renklerin birleşimlerini, ayrılmalarını, iç içe geçişlerini, çatışmalarını, yönelimlerini, kavgalarını artık yukarıdan görür. “Parça nasıl ki bütüne müştaktır, bütün de parçaya müştaktır.” İnsan nasıl yükselip kavuşmak isterse, O da inzal buyurup kavuşmak diler, seven sevdiğine daima ortada bir yerde, bir menzilde, bir hazrette erer.

Dileyelim huzursuzluğumuz, o Bütüne ulaşana dek, O Külli Ben’e varana dek dinmesin…


• Romeo ve Juliet, Perde 2. Sahne 6


Mona İslam Karakalem

1 yorum:

Bir kul... dedi ki...

Meğer ben, beni seni bulunca kaybetmişim. Diyordum önceden az da olsa özgüvenim vardı, ben diyebiliyordum, seni bulduğumdan beri, ben bende değilim, ama artık sende de değilim, gidiyorum. Gidiyorum, bütün aşıkların geçtiği yollardan geçip hem de , tası tarağı toplayıp, bütün huzur hayallerini ötelere bırakıp, denenip sınanıp, kör topal gidiyorum... Beni bulmaya. Geçek BEN, kendini aratıyor bana :) Şükür :) Onun şartları bu imtihanları geçmek, sabır, hak, hayırlı amel... Senin gibi küçük şartları yok... Benim yine hiçbir şartım yok... Şükür :) Beni kaybeden ben olduğuma bugün sevindim :) Beni benden daha çok seven biri olduğunu bugün daha iyi anladım :) Kaç kişi var ki benim geçtiğim yoldan geçen :) Kaç kişi var ki rüyalarda beni kaybeden, kaç kişi?