İNSAN HAYATININ her döneminde kendisi ile ilgili bir şeyler keşfediyor. Hayat, özü itibariyle bir kendini tanıma, ve kendini açığa vurma serüveni. Her basamağında yeni bir şeyler bulunan bir merdiven, merdivende kalmadan ama buluntuları da yanınıza almayı unutmadan yürümelisiniz. Yolun sonunda sizin çıkabileceğiniz zirvede, en tepede ceplerinize doldurduklarınızı Rabbinize vereceksiniz. Anlayacaksınız ki, toplarken sizin sandığınız her şey, aslında onun her basamağa saçtığı hediyeleri. O’ndan size hediyeler, sizden yine O’na hediye edilecekler. Ve siz babasının parasıyla ona hediye alan çocuk gibi kucaklanacaksınız orada. “Ücretlerin tümü yabancılar için” diyeceksiniz, “Ben Sen’den ücret almam.” “Bana bir tebessümün yeter. Gülümse benim için, benim dudaklarımdan âleme gülümseyen Sen’sin.”
İnsan aleme yalnızca bir seyirci olarak gönderilmemiştir. Seyretmek olsa olsa bir başlangıçtır. O aleme bir şey katar. Bu yüzden hiç birimiz gözlerimizi bir objektif gibi kullanamayız. Kullanmamalıyız da. Böyle bir gayret beyhudedir. Zira en objektif sayılan fotoğraf kareleri bile bir şeyleri içeri alır, bir şeyleri dışarı bırakır, ve neyin önemli, neyin önemsiz olduğuna karar verir. Öyleyse göz için bu hali hayli böyledir. Gözlerimize her an sayısız imge akar ve biz onları seçeriz. “Önemli, önemsiz, güzel, çirkin, anlamlı, anlamsız” diye kodlarız. Şayet bu ayrımın bir basamak üzerine çıkabildiysek onları, rahmet, hikmet, adalet, irade, güzellik, kahır, ceza, zorlama, konuşma, görme, işitme gibi fiiller olarak algılamaya başlarız. Bu fiillerle yedi renkli değil, bin bir renkli bir ebemkuşağıdır önümüze serili alem. Gözün müşahede ettiği budur. Ve göz kendinden görenin, kendine gördürenin, ve görülenlerin hakikatinin ayırdına varır. Bu aklın değil, hayalin marifetidir. Ne sandınız ya, gözler elbette hayalle de görür!
Akıl sınırlar, keser, parçalar, sınıflar, ölçüp-biçer, nesnelerin ve kavramların üzerine çıkar, yargılar, onları elleriyle yoklar, tek tek isimlerini sayar, ayağıyla çiğner ve dayanıklılıklarını ölçer, meydan okur ve güçlerini belirler. Önemli önemsiz, anlamlı anlamsız ayrımı akla aittir. Fiilden faile varış akla aittir. Aklın işi orada biter, görevi hayal devralır. Eğer hayal gücünüz yoksa, ne renkleri görebilirsiniz, ne de onların birliğindeki bembeyaz nuru. Çünkü hiçbir akıl size tüm renkleri çorba ettiğinizde beyazın çıkacağı hükmünü veremez. Ama hayal ona kapı açar, hayal size kanat takar. Artık ellerinizle dokunamayacağınız, ama kokusunu alacağınız, üzerine çıkamayacağınız, ama altında huzur bulacağınız, mahiyetini bilemeyeceğiniz ama tadına varacağınız hava gibi, bulut gibi, ışık gibi varlığında hiç tereddüt etmeyeceğiniz hakikatlerin dairesine girmişsinizdir. Bu alemin seçkin teşrifatçısı meleke-i hayaldir.
“Güneşin etrafında dolaşan seyyareler gibi, kalbin etrafında dolaşan melekeler vardır” der Şeyh-i Ekber. Akıl bunlardan biridir. Dimağ, müfekkire, hayal, nefs-i hayvani de bunlardan bazıları olsa gerek. Kimi Merkür gibi kalbe daha yakın, kimi Pluton gibi ondan donacak kadar uzakta. Her birinin birer has vazifesi var elbette, kalbe bağlı kaldıkları, kopup savrulmadıkları sürece yakın yahut uzak değerlidirler. Kimimizin hayatında bazıları başkalarına göre daha ön planda, yahut biz hayatımızın çeşitli dönemlerinde bu melekelerden bazıları ile daha fazla iştigal ediyoruz. Merdivenimin 32. basamağını terke az kala “ben”e dair son keşfim, ikamet adresimin “Hayal Gezegeni” oluşuydu. Hayal ülkesi, benim alemimde sistemin başkenti olan kalbe, aklımdan daha yakın bir yörüngede dönüyor. Kalbimin müfekkire gücünü en ziyade o besliyor. Burası alemi onun dili ile okuduğum güneşin alevinden kor gibi tutuşmuş küçük güzel toprağı kırmızı bir gezegen. Akıl ve kalbin arasında seyr-ü sefer ettikçe emin ellerdeyim. Buradan güneşin tüm renkleri de apaçık görünüyor. Sultan olan kalbimin muhayyilden bir sadrazamı var. Tüm sair melekeler vüzera heyeti gibi onun altında çalışıyorlar. Benim uzaktan bir yakutu andıran alemimde işler bu heyet tarafından idare ediliyor.
Bazen bir başkasında bizde olanı gördüğümüz gibi, bazen de bizden farklı olanı görürüz. Bu bizim kendimizi, kimi zaman benzerimizle , kimi zaman da zıddımızla bilmemizi sağlar. Benim için de ikamet ettiğim gezegeni fark etmem, böyle karakterce zıddım bir arkadaş sayesinde oldu. Arkadaşım bulunduğu mekandan bana gördüğü şeyleri anlatan cümleler kurdu. Bense o cümleleri aldım, onun şaşkın bakışları altında üzerlerine gezegenimin toprağı olan ve orada bolca bulunan hayal tozundan serptim. Böylece onun yalın ve çıplak anlattığı mekan bir masal ülkesine dönüşüverdi. Bunun için bana birkaç sembol vermesi yetmişti. Kumsal, palmiyeler, yaşlı bir adam, mp3 çalar. Ben onları bir cadının Cinderalla’nın balkabağını, farelerini, köpeğini aldığı gibi aldım, bir süslü arabaya, beyaz koşum atlarına, iyi giyimli bir arabacıya çevirdim. Ona anlattığı şeyi yeniden anlattığımda, hikaye bambaşka bir hale dönüşmüştü. Ona göre gerçeği bozmuştum, bana göre nesnelere ve mekana ruh üflemiştim. Hayal yoktan yaratamazdı, onun işi elindeki malzemeyi biçimlendirmek ve suret vermekti, bunu sihir marifetine benzer bir yöntemle yapıyor, var olanlardan kendine özel bir dünya yaratıyordu.
Sonra rüyalarım geldi hatırıma bir bir. Kafamın içinde bir öykücü vardı, ve fantastik hikayelere bayılıyordu. Bir bakıştan, bir tebessümden, bir kalemden, bir çatık kaştan, bir kase kirazdan, bir kumaş parçasından veri topluyor, onları titizlikle birbirine ekliyor ve bana hiç kimseyi inandıramayacağım bir masalla gerçekleri anlatıyordu. Ama ben her seferinde yukarıda bulutlar arasında, aklımın mavi safirlerle süslü kulesinden olan biteni izlerken biliyordum, hayallerim gerçekti. Ve ben gerçekleri, sadece hayal aleminde canlandıkları, aşağıdaki büyük çayırda sahnelendikleri zaman idrak edebiliyordum. Ana dilim buydu, bunun için sair melekelerin dilleriyle konuşan insanlarla konuşurken tekleyebiliyordum. Şüphesiz ben gösterdiği her şey hakikat olan bir rüya aleminde ikamet ediyordum. Bu yüzden masalları bu yaşımda seviyordum, bu yüzden Şeyh-i Ekber’in “hakikat arzları”ndaki hayal alemlerine neden “hakikat” dediğini seziyordum. İnsan asla gerçekte var olmayan bir şeyi hayal edemezdi zaten. Musavvire neyi şekillendirirse o evrenin bir yerinde gerçekleşiyordu. Allah’ın hoşnut oldukları cennette, olmadıkları cehennemde. Sadece bekleyip görmek gerekiyordu, hayal için sabırdan daha iyi bir yaren yoktu.
Bu insanın Allah’ın “ol” emrine ayinedar oluşu idi. Bir dua gibi şekillenen hayallere “ol” deniliyor, insan onları hikmete uygunsa dünyada, değilse kudret diyarı olan ahirette karşısında buluyordu. Bu sayede Üstadımız bizimle sabah akşam hayalen görüşebiliyordu. Fütuhat müellifinin dediği gibi müminlere “ol” emri verilmişti. Kimisi melekelerini geliştirip, evc-i kemalata çıkıp bu dünyada da nebiler gibi veliler gibi reddolunmayan dualarda “ol” diyordu. Kimi bizim gibi burada hayal gücü ile yetiniyor ve hayallerine “ol” diyebileceği cenneti sebatla gözlüyordu. Hata ancak hayallerin bu dünyada vücuda geleceklerini sanmaktan hasıl oluyordu. Yoksa biiznillah zihinde varlıkları olan bu suretler bir gün harici vücut da giyeceklerdi. Zira varlık için vücud-u harici libası elzemdi. Gerçekçilik adına hayale suikast insanın kendine yapabileceği en büyük zulümlerdendi. Allah hiç bir şeyi abes yaratmamıştı, hayal melekesi de buna dahildi.
Tüm bunlar zihnimde bir karnaval cümbüşü içerisinde dans ederken her ayrıntıyı yakalayıp söze dökmek çok zor. İnsan kendinde var olanı fark ettikçe alemde var olanı da algılamaya başlıyor. Buna “alıcıları açmak” diyebiliriz. Aslında hep var olan ama o ana kadar görmediğimiz nice şeyi bizdeki uzantısını bir düğme gibi açtığımızda görürüz. Sadece bizde olan şeyi kainatta fark ettiğimiz gibi, ancak bizde olanı severiz. Alemdeki her şey de bize kendimizi anlamak için bir büyüteç tutar. Kainat beni anlatırken ben de O’nu anlatıyor olmalıyım ki, birinden diğerine “ene” anahtarı ile böyle suhuletle geçilebiliyor olsun. Zihin daima böyle afaktan enfüse, uzaktan yakına ve oradan El- Karib olana vasıl olur durur. Hayal bizi bu geçişlerde hızla seyrettiren mübarek bir binektir.
Sonsuza uzanan arzularımız, çılgınca gelen hayallerimiz orada bir yerlerde mevcuttur, onlar bizi beklemekte olan bir alemin bizdeki işaretleridir. Üzerimize ne takılmışsa alemde harici bir varlığı vardır. Bu yüzden insanlar adedince kainat vardır. Benim evrenimin içinde var olan bir şey sizinkinde var olmayabilir. Bu ne benimkini batıl kılar, ne sizinkini ibtal eder. Fakat insan kendinde var olan ve inkişaf ettirebildiği isimler vechesinden bir evrene bakar. Her birimiz için bir dünya yaratılmasının anlamı kanaatimce budur. Bunun için ahireti beklemeye de gerek yoktur. Sadece biraz hayal, biraz sezgi, biraz da başka insanların dünyalarına misafir olmak, gül yaprakları gibi iç içe geçmiş sayısız evreni fark etmenize yeterli olacaktır. O zaman göreceksiniz ki dünyalarımız da surette deniz dalgaları gibi bir, ama hakikatte ayrı ayrıdırlar. O vakit her bir ayrı dünyaya nazar etmek, her bir insanın alemine misafir olmak bize O’na dair başka bir şey anlatır. Zira ikamet ettiğimiz alemde de, diğerlerinde de ayrı ayrı ünvanlarla Mukim olan hakikatte sadece O’dur. Hayal ise bu sayısız dünyaya giriş için verilmiş altın bir anahtarıdır.
İnsan başka dünyalara ancak hayal edebildiği ve kendi dünyası ile temas ettirebildiği kadar misafir olabilir. Empati yeteneğimiz ile kurgu ve hayal yeteneğimiz arasında büyük bir irtibat vardır. Tüm bu hususi evrenlerin ortak noktası ise onlarda tecelli eden Esma-i İlahiye’dir. Bizim birbirimizle konuşabilmemizi, anlaşabilmemizi, birbirimizi sevebilmemizi, yahut duyabilmemizi sağlayan da O’dur. Aslında her birimizin bir diğeri ile arasında O vardır. İki kişinin daima üçüncüsü O’dur. Hatta başkasında gördüğümüz, sevdiğimiz, işittiğimiz, hissettiğimiz, dokunduğumuz ne varsa bu O’dur. Allah uzaklarda bir yerlerde değildir. O en ziyade bizde kalbimizde, yahut başka bir insanın yüzündedir. Bu yüzden O kalplere sığmıştır, ve insanın yüzüne “Rahman suretindedir” denilmiştir.
Not: Bazen hisse ve kalbe gelen şeyler su gibi hava gibi nur gibi olabiliyor, anlatmak için içinizden bir şelale gibi taşsa da, bir kaba doldurulup sunulamıyor, yalnızca bir gürültü ve köpük çıkarıyor, ama kulaklarını iyi kullanmasını bilenler için bir şelale gümbürtüsünden ve köpürtüsünden de hissedilebilir değil mi? Ben de bunu denedim. Benim ülkemden görünen bir hakikati yakalayıp anlatmaya çalıştım, size de uyuyorsa ne âlâ…
|
17 Aralık 2009 Perşembe
Hayal Kalbe Akıldan Daha Yakındır
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder