8 Aralık 2009 Salı

YAZAR MAHCUPTUR!



YAZARLIK ÜZERİNE KONUŞMA

(İstanbul Yazarlar Birliği Şb.)

07 Aralık 09

Bugün bu kürsüde bana verilen fırsatı yazar olmanın anlamı üzerine yoğunlaştırmak istiyorum. Nedir ya da kimdir yazar?

Hemen söyleyeyim: yazar, okuyan adamdır.

Öyleyse okuma nedir?

Okuma, insanda ve eşyada içkin bulunan anlamı ortaya çıkartmaktır.

İnsan nedir sorusunun cevabını aramaktır.

Eşya nedir sorusunun cevabını aramaktır.

Bu cevap, insanın ve eşyanın anlamında mündemiçtir, orada durmaktadır. Ama o anlamı oradan birisi bizim için çıkartıp ortaya koymadıkça o anlam orada durmaya devam eder. Bu yüzden onu birinin bizim için okuması gerekir.

Ancak herkes kendi okumasının sonucunu bizim önümüze getirir. Bu yüzden herkes o anlamı kendine göre okur.

Rasim ÖzdenörenDemek ki, okumanın bazı biçimleri olduğunu söylüyoruz.

Elbette. Bilim adamının okuma tekniği ile şairin okuma tekniği, şairin okuma tekniği ile öykü yazarının, romancının, tiyatro yazarının okuma biçimi birbirine benzemez. Ressamın okuma biçimiyle musikişinasın okuma biçimi ise tümüyle birbirinden farklıdır. Birincisi okuduğunu renklerle ve çizgilerle aksettirmeye çalışırken, ikincisinin malzemesi sestir. Musikişinas dünyayı melodisi ile okur.

Ama biz, yazardan bahsediyoruz. Dünyayı kelimeleriyle okuyan ve okuduğunu bize kelimeleriyle yansıtan adamdan...

Bu bağlamda yazar denildiğinde karşımızda bir tek kişinin durduğunu görürüz. Az önce andığım şair, öykücü, romancı, tiyatro yazarı gibi sınıflamaların felsefe bağlamında geçerli bir sınıflama olmadığını fark etmeliyiz. O sınıflama edebiyat bilimi açısından anlamlıdır ve o bağlamdaki tür ayrımları ancak edebiyat bilimi açısından değer ifade eder.

Bizim şimdi üzerinde durduğumuz felsefe bağlamı içindeyse, biz, yazarı dünyayı okuyan adam olarak görüyoruz. O, ister şairin perspektifinden okusun, ister öykücünün perspektifinden okusun, hepsi aynı kapıya çıkar. Çünkü o, yazar, eşyayı kendi zihninin ona verdiği birikimi kullanarak bir okuma biçimini denemek istemektedir.

Öyleyse, yazarın okuduğunun, bir başka söyleyişle okuduğunu kelimeleriyle yansıttığının muhtevası, onun kişisel birikiminin ürünü olarak dışa yansıyor.

Peki, yansıyan şey, orada, yansıdığı haliyle kalıyor mu? Elbette hayır! Çünkü onun bize armağan ettiği bu anlamı, her bir tekil okuyucu olarak biz de kendimize göre okuyoruz ve böylece o metni çoğaltmış oluyoruz.

Metin, yazarın dışında, orada duruyor. Tıpkı, kralın okumak üzere Arşimet’e verdiği altın taç gibi... Kral, belli ağırlıktaki bir altın külçesini kuyumcusuna vererek ondan güzel bir taç yapmasını ister. Kuyumcu da istenileni yapar. Kral tacı beğenir. Ancak verdiği altından çalınıp çalınmadığını öğrenmek ister. Arşimet’e müracaat ederek bu güzel tacı bozmadan, onun biçimini değiştirmeden bunu anlamasını ister. O taç, şimdi Arşimet’in önünde okunmasını bekleyen bir metin olarak durmaktadır.

İşte önümüzdeki tabiat, karşımızdaki insan, ressamın tablosu, yazarın öyküsü, şiiri.. her şey, bizden, kendisini okumamızı bekleyen bir metin olarak durmaktadır. Onu okumasını becerebilirsek orada duran anlamı da keşfetmiş oluruz. Üst tarafı bu keşfin kayda geçirilmesi demektir...

Arşimet’in işi fevkalade zordu. Çünkü yazarın, yani okuyucunun işi zordur. Arşimet, başı ellerinin arasında günlerce kafa patlattı. Sonunda, hamamdayken, kurnaya bırakmış olduğu elinin kurnaya dökülen suyla yukarıya doğru yükseltilmekte olduğunu fark etti ve işte o anda, okumaya çalıştığı metin kendini ona açtı: bulmuştu! “Evraka!” diye hamamdan dışarıya fırladı.

Arşimet’in bulduğu şey şuydu: özgül ağırlık. Suya batırılan bir cisim, kendi hacmine denk düşen suyun özgül ağırlığınca suyun yüzünde tutulur. Cismin ağırlığı, o hacimdeki suyun ağırlığından fazlaysa cisim suya batar, hafifse suyun yüzünde kalır. Öyleyse altının özgül ağırlığını bilirse, elindeki tacın metaline başka metallerin karıştırılıp karıştırılmadığını öğrenecektir.

İşte, konu diye baktığımız kavramı okumasını başarabilirsek, biz de onun anlamını, kendinde sakladığı anlamı başkalarına yansıtabiliriz.

Peki, bu işi bizim için kim üstlenir? Okuma işine istidadı –yönsemesi- olan kişi... O kişi kendinin kim olduğunu bilir. İşte, yazar, bizim için, biz okurlar için bu işi yapmayı üstlenmiş olan insandır.

O iş, özentiyle, ben de yapayım hevesiyle olmaz. O iş, gerçek bir istidadı gerektirir. Burada Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sındaki bir tabloyu anmak istiyorum. Romanın başlarında Raskolnikof meyhanededir. Derin düşüncelere dalmıştır. Öldürmek istediği kocakarı için zihninden gerekçeler icat etmeye çalışır. Onu bit olarak, tufeyli olarak görür. Napolyon’u aklına getirir. Napolyon binlerce, belki yüzbinlerce kişinin ölümüne sebep olmasına rağmen kimse onu katil diye yaftalamaz. Oysa kendisi bir bit kadar değeri olmayan bir kocakarıyı öldürse ona katil denecektir.

Raskolnikof, işte bu çelişkinin üstesinden gelmeye çalışırken, bitişik masada iki kişinin konuşmalarına kulak misafiri olur. Tesadüfen onlar da o kocakarı üzerine konuşuyordur. Birisi, bu kadının öldürülmesi gerektiğini söyleyince, öteki madem öyle söylüyorsun eğer söylediğine gerçekten inanıyorsan git onu öldür bakalım, diye meydan okuyucunca, iddia sahibi: “O iş başka, diye cevap verir, ben adalet adına konuşuyorum” der.

Raskolnikof, daha fazla dinlemez. Çünkü o, aradığı cevabı bulmuştur. O kadının öldürülmesi gerekmektedir ve o kadın gerçek bir bittir. Hemen harekete geçer, eve koşar, ceketinin koltuğuna bir ilmek yapar, baltasını oraya asar ve öldüreceği kadının evine yollanır ve onu öldürür.

Bu tablo, bize istidat –yönseme- dediğimiz kavramı yansıtıyor. O kadını öldürmeyi, o işi yapmayı, yazı yazmayı belki herkes düşünür, ama o işi ancak onu yapmaya istidadı olan kişi başarır.


Kaynak: dünyabizim.com

Hiç yorum yok: