18 Aralık 2009 Cuma

“Dar Kapı”

Alissa ve Jerom için…

BİR OLGUNLUK SERÜVENİ… Düşüncelerini, Onun peşinde gitmekten alıkoyamıyor. Yazmıyor ve konuşmuyor. Çok yazmak müptelası olmak yerine, yazılarını bir olgunluk vasıtası biliyor. “İlahi neş’eyi fenafillâh şeklinde değil, daima ve sonsuz bir yaklaşma gibi tasarlıyorum” diyor. Hakikatle arasındaki mesafeyi şeffaflaştırmaya çabalıyor.

İç âlemine gömülüyorsun ve zayıf bir fener ışığına dönen imanın, bir haykırış sonrasında içini titretiyor. Şu an kafamdaki düşüncelerden etrafımdaki nesnelere kadar her şeye karşı öyle ilgisizim ki, varlıkları ne benim hiçbir gerçeğimle ne de herhangi bir yönümle ilgili değil. Gecenin bu koyu sessizliğinde, bu karanlık gecede bir okyanusa fırlatılmış gibi bulunmaz kılınan gerçeğin izini ararken, kendimden başka her şey olduğumu duyuyor, bu saatte, acı bir iç haykırışla imanım bana, sabit duran bir ferahın olmadığını, gittikçe ilerleyen, her adım sonrasında aradan çekilmesi gereken bir perde olduğunu söylüyor.

Diyordun ki “Ey Rabb’im! Bana öğrettiklerin arasında, en çok ruhumu sarsan şey... Bu olgunluğun ancak onsuz elde edilebileceği kanaatidir.” Şu an bir tren istasyonundayım. Yolcular iniyor. Bineceklerdeki yeni yolculuk telaşı, yüzlerinden okunuyor. Yere döşenmiş parlak karolar, florans ışıkları yansıtırken ben, aralarından bir bedevi gibi süzülüyorum. “Allah, hakkımızda (daha mükemmel) bir şey tedarik etmiş olduğundan...” diyordun. Tek başına yaşanılan bir şey bu hayat.

Bugün ruhuma dokunan sözlerini, gecenin bu ılıklığında içime çekiyor, muhayyilemin bütün gücünü, bir kalbi olan bu kelimelerini anlamaya yöneltiyorum.

Her zerrene yerleşmiş olan imanına olduğu kadar, kuşkularına da imreniyorum.

Yarı yerde bırakılan duaları anımsıyorum. Yarı yerde, utançlarımızın, ezilmelerimizin kucağına terk ettiğimiz duaları... Ve umutsuz bir yüzeyde kayan zamanlarımızı... Oysa diyordun ki; “Lakin duama şekil vermesem, yüreğimin çılgın arzusunu daha mı az bileceksin?”

Biliyorsun, sana yakınlaşabilmek için, içimde nasıl fırsatlar aradığımı. Her fırsatta isimlerinin etrafında döndüğümü… Çokluk üreten bu nesneler yığını, bizi kendinde eğleştiriyor. Biz alacağımız yolda gecikiyoruz. Ve diyordun ki: “Allah ile onun arasında benden başka hiçbir engel yok; eğer dediği gibi, beni sevmesi, ilkin onu Allah’a yaklaştırdıysa bile, şimdi engel oluyor; Jerom bende gecikiyor, beni üstün tutuyor ve ben onun fazilet yolunda ilerlemesini durduran bir put oluyorum. İkimizden birinin varması lazım, alçak gönlümde aşkımı yenmekten ümitsizim... Rabb’im, hiç olmazsa, ona beni sevmemesini öğretmek kuvvetini bana ver! Ta ki benimkilerin bahasına, onun son derece üstün olan meziyetlerini sana getirebileyim! Ve eğer ruhum bugün onu kaybetmekten hıçkırıyorsa, ebediyette tekrar sende bulayım diye değil mi?”

Gecikmişcesine başlanılmış hayata karşı artık ne bir ürperti ne de hırs duyuyorum. Bugün, deli fişek şairlerin imgelerinden uzak, mütevazı bir gece sessizliğinde, seni düşünürken, yolumu, gönlümü, durgun ve soluk bir tebessümün eteklerine bırakıyor, gözden çıkardıklarımı gönlümden de çıkarabilmek için sana yakarıyorum. Bu saatte, evlerine çekilmiş insanlar, günün yorgunluklarını, bir çay bardağında, bir çocuk gülücüğünde, belki de sorunsuz yarınların düşlerinde yok etmekteler. Başımı omzunda, alnımı üzerinde bulduğum gecenin serinleten bereketi bana daha içtenlikli görünüyor.

Bir başkası için tasarruf ettiğin yüreğini de fakirlere vermen gerektiğini söylerken, bu sözlerinin önünde tazimle eğilmekten başka yapacak bir şey gelmiyor aklıma. Allah ile arana sürekli giren maşukunun tasvirinden kurtulmak istiyorsun. Fakat bir yardımcı gibi seçtiğinde ise onu, birlikte yürümenin gizini duyuruyorsun. “Rabb’im! Birbirlerine yardım ederek, bütün bir hayat yan yana yürüyen ve bazen biri; kardeş! Yoruldu isen bana dayan! deyince, öteki; seni yanımda bilmek bana yeter! diye cevap veren iki hacı gibi, Jerom’la benim de sana doğru ilerlememiz ne güzel olacaktı... Fakat hayır! Bize öğrettiğin yol Rabb’im; dar bir yol, o kadar ki iki kişi bile yan yana yürüyemez” diyorsun.

Bu kılcal gecede, sarı ışıklı pencerelerin dibinden geçiyorken, şarkısız yaşayabilen ölüler gibi sessizim. Şu içinde yaşadığım düzen, benim hiçbir gerçeğimle bağdaşmayan bu sosyal yaşam, bu kirli toplum, katlanabilmek için içimin maneviyatını tükettiğim bu sınırsız boşluk, hiçbir şey, bu gecede bir avuç açış kadar iç boşluğumu doldurmuyor. Bir hiçliğin arasından sana gelirken, ketum hıçkırıkların, her konuda biteviye yakarmaların, beni bir çılgına çevirdiğini görüyorsun. bu zavallılığımın, ıstırap verici, boğucu bir hal aldığını görünce, o dar kapıdan, o ince tek kişilik yoldan, yardımcısız sana doğru geldiğimi, gelmek için mecalsizlikten burkulan dizlerimi doğrultup tekrar sana gelebilmek için çırpındığımı, bu sessiz gecede, önünden geçeceğim mezarlardan birinde adım yazılıymış gibi derinden duyuyorum. Ve şimdi seni uğurluyorum. Satırların arasından çekip aldığım gibi aynen, seni tekrar incecik, tek kişilik dar yolundan seyre koyuluyor, tek kişilik yoluma dönüyorum.

Daima ve hep bekleyeceğim. İnsanı kalbinden onaran o cümlenle bekleyeceğim. Kapına varmak, sana yıldızları, sana yaprakların rüzgârlı sesini, dolunayı, cırcır böceklerini işaret etmek sonra ellerine kapanmak, yakarmak, hıçkırmak için...

Oysa mecali tükenen dizlerim, her hangi bir çitin kenarında bırakıyor beni. Haykıramıyor, koşamıyor, konuşamıyorum.


İsmail Süphandağı

Karakalem Dergisi

Hiç yorum yok: